Netflix’te gösterime giren Kore yapımı The Great Flood, adından da anlaşılacağı üzere büyük bir felaketi anlatıyor. Ancak filmi asıl ayakta tutan şey, yükselen sular ya da yıkılan şehirler değil, bir anne-oğul ilişkisi etrafında kurulan duygusal ve etik çatışmalar.
Hikâye Seul’de geçiyor. Film daha ilk dakikalarda gerçekçi sahneleriyle dikkat çekiyor; panik, belirsizlik ve yaklaşan son hissi yapay bir görkem yerine gündelik detaylar üzerinden kuruluyor. Annenin, oğlu korkmasın diye onu taşırken şarkı söylemesi, filmin kalbinde yer alan bu ilişkiyi sade ama etkili biçimde kuruyor.
Bu yazı The Great Flood filmi hakkında spoiler içerebilir.
Hatıralar, Su ve Travma
Çocuk, yıllar önce yaşanan bir kazayı, arabanın suya düşmesini hatırlıyor. Büyük ihtimalle babanın ölümüne yol açan bu olay, film boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Aralara serpiştirilen bu sahneler, suyun yalnızca fiziksel bir tehdit değil, aynı zamanda travmanın kendisi olduğunu hissettiriyor.
“Bugün insan ırkının sonu gelecek.”
Bu replikle birlikte film, kişisel hikâyeden küresel bir yıkıma geçiş yapıyor. Üç saat önce Antarktika’ya düşen bir asteroit, eriyen buzullar ve kuzeye doğru ilerleyen deniz suları… Japonya’nın yarısı çoktan su altında. Yetkililer bu felaketi önceden görmüş, ancak engelleyemeyeceklerini bildikleri için açıklamayı tercih etmemişler. Bu noktada The Great Flood, insanın nankör ve yalnızca kendini düşünen bir varlık olduğuna dair sert bir mesaj veriyor. Herkes canının derdine düşmüşken evlerin yağmalanması ise Türkiye’de yaşanan Hatay depremi sonrası görüntüleri hatırlatıyor. Afet anlarında insanın en ilkel ve en karanlık taraflarının ortaya çıkışı, filmde rahatsız edici bir gerçeklikle veriliyor.
Suyun seviyesi her dakika yükselirken, yaklaşık 40. dakikada güneş açıyor ve film kısa süreliğine sakinleşiyor. Bu sakinlik, izleyiciye nefes aldırsa da, yaklaşan yeni çatışmaların habercisi gibi duruyor ve her şey çok daha sert ve feci bir biçimde kaldığı yerden devam ediyor.

Vicdan Testleri ve Karakter Çatışmaları
Anne ve oğula yardım eden adamın hikâyesi de filmin dram yönünü güçlendiren yanlarından biri. Adam, kadının oğlu konusunda ne yapacağını, onu bırakıp bırakmayacağını görmek için onlarla birlikte geliyor. Çünkü kendisi de Ja-in’in yaşlarındayken annesi tarafından terk edilmiş. Ve kendi annesi gibi anneler olduğunu görüp bir nevi vicdanını rahatlatmak istiyor.
Hiçbir yere gidecek hâli olmayan yaşlı bir adam ve kadının, kaderlerini kabullenip öylece ölümü beklemeleri filmin en sessiz ama en ağır anlarından biri. Film, karakterlerini sürekli bir yardım etme/etmeme ikilemine sokarak seyirciyi de bu vicdan sınavının parçası hâline getiriyor.
Bu vicdan sınavı, film boyunca tek seferlik anlar olmaktan ziyade, sürekli tekrar eden bir ahlaki döngüye dönüşüyor. Karakterler her karşılaşmada benzer sorularla yüzleşiyor: Yardım etmek gerçekten mümkün mü, yoksa yardım etmek yalnızca kendi hayatta kalma şansımızı mı azaltıyor? Film, bu sorulara net cevaplar vermekten özellikle kaçınıyor; seyirciyi rahatlatmak yerine karakterler gibi kararsızlık içinde bırakıyor. Bu belirsizlik hâli, felaketin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda etik bir yıkım olduğunu hissettiriyor; The Great Flood‘un dramatik gücünü asıl besleyen unsurlardan biri hâline geliyor.

Döngü İçinde Kayıp Bir Potansiyel
Büyük tufanın ardından insanlığın soyunu sürdürebilmesi için bilgi ve teknolojiyle kendi evrimini gerçekleştirmesi gerektiği fikri ortaya atılıyor. Hedef, insan soyunu devam ettirecek nüfusa ulaşmak. Laboratuvarda fiziki insan bedenleri üretilebiliyor; ancak Duygu Motoru’nu tamamlayacak, insan duygularını gerçekten taklit edebilecek tek kişi Gu. Film bu noktada bilim kurgusal bir kırılma yaşıyor. 52. dakikada filmin ilk sahnesine geri dönülüyor. Bundan sonra gerçek ile hayal iç içe geçiyor; izlediklerimizin hangisinin gerçek, hangisinin zihinsel bir döngü olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Kadının suyla olağanüstü mücadelesi, neredeyse profesyonel bir yüzücü gibi uzun süre dayanması, filmin mantık sınırlarını zorlayan anlardan biri. Bu esnada tekrar eden sahneler, filmin temposunu düşürüyor.
Tufan günü, çocuğuna bakamayacağını düşünüp onu evlatlık vermeyi planlayan annenin bu düşünceleriyle yüzleşmesi önemli bir dramatik eşik oluşturuyor. Filmdeki doğum sahnesi ise, hem sertliği hem duygusal yoğunluğuyla hikayenin en etkileyici anlarından biri. Ancak bir noktadan sonra film beklenmedik biçimde silahlı çatışmaların yaşandığı bir aksiyon filmine dönüşüyor. Kadının yüzmede olduğu gibi silah kullanımında da bu kadar yetkin olması, karakterin inandırıcılığını zedeleyen unsurlardan biri haline geliyor.
“Belki de artık tüm bunlar boşunadır. Onu bulmayı başarsam bile ya beni görmek istemezse?”
Bu replik, filmin duygusal merkezini yeniden anne-oğul ilişkisine çekiyor. Finalde anne ve oğul, yeni insan ırkı için denek olmayı kabul ediyor. The Great Flood, çok güçlü bir başlangıç yapıyor ve ilk 50 dakikada seyircide ciddi bir heyecan ve merak duygusu yaratıyor. Ancak bir süre sonra film bir döngüye giriyor, benzer olayları tekrar tekrar izliyoruz. “Karakter farklı tepkiler verirse bir şeyler değişir mi?” sorusunu düşünmeye başlıyoruz.
Film, yalnızca tsunami üzerinden ilerleseydi çok etkileyici bir afet filmi olabilecek potansiyele sahipken; uzay, döngü, hayal-gerçek ikilemi gibi unsurların devreye girmesiyle süresi uzun, temposu düşen ve bitirmesi zor bir anlatıya dönüşüyor. Yine de The Great Flood, kusurlarına rağmen, insan doğasını ve felaket anındaki ahlaki kırılmaları tartışmaya açmasıyla üzerinde düşünülmeyi hak eden bir film olarak akılda kalıyor.
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar