İlk gösterimini 82. Venedik Film Festivali’nde yarışma dışı olarak yapan Cover -Up, siyasi gazeteciliğin en önemli isimlerinden Seymour Hersh’e yakından bakıyor. Yaptığı haberlerle Amerikan tarih anlatısına büyük etkileri olan Hersh, Amerika’nın son altmış yılını anlamak açısından büyük bir önem taşıyor. Nükleer tesislerden Vietnam Savaşı’na, CIA’ın arka bahçesinden Irak’ın işgaline uzanan geniş yelpazedeki haberleri, çirkin gerçekleri tüm açıklığıyla ortaya seriyor. Yılın en iyi belgesellerinden biri olan Cover-Up, 26 Aralık’tan itibaren Netflix’te gösterimde.
Cover-Up‘ın yönetmenlerinden Laura Poitras, Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh’e film yapmayı teklif ettiğinde yıl 2005’ti. O sırada anlatmaya hazır olmadığını söyleyen Hersh, teklifi geri çevirdi. Hazır olması neredeyse yirmi yıl sürdü. Yine de verdiği sözü tutarak Laura Poitras ile Mark Obenhaus’un yönettiği belgesele konuşmayı kabul etti. Haberleri için aldığı notları tereddüt ederek de olsa belgesel ekibiyle paylaştı. Bu sırada en fazla endişelendiği konu, notlarındaki isimlerin gizliliğinin korunmasıydı. Çünkü “Hersh yazdıysa doğrudur.” inancını yerleştiren tam da kimliklerini gizlediği kaynaklarının güvenilirliğiydi. Bu sayede kamuoyunu bilgilendirip üst düzey yöneticileri sıkıntıya sokan birçok haber yaptı. Çoğunlukla Vietnam ve Irak Savaşlarına yönelik haberleriyle öne çıksa da, büyük şirketler hakkındaki haberleri de aynı derecede önemliydi. Hersh; kendi altını oymaktan, bindiği dalı kesmekten çekinmeyen, gözü pek bir gazeteci olarak tarihin önemli tanıkları arasında yerini aldı.

Sorumlu Vatandaş, Kuşkucu Gazeteci
Gazetecilik, gözlerinin karanlığa alışmasını beklemeye benziyor. Çünkü ancak karanlıkta okuduğun her haberin, tanıdığın herkesin sana yol gösterebileceği inancıyla ilerleyebilirsin. Yani karanlığa yeni yeni alışan gözlerini keskin, sabırlı ve meraklı olması için eğitmen gerekir. Tabii iş bununla da bitmez. Seymour Hersh’ün, ya da kısaca Sy’ın, dediği gibi her şeyi görmene rağmen kime güvenebileceğini tartarak hareket etmen de gerekir. Sezgiler, seni bir dedektif edasıyla haberin kokusunu almaya iter.
Cover-Up‘ın ilk olarak Dunway’de gerçekleşen koyun ölümlerinden bahsetmesi boşuna değil. Zira gerçek bir gazeteci, üstü kolaylıkla örtülebilecek böyle bir vakanın da izini sürerek ortamı aydınlatma sorumluluğunu taşır. Sy, yetkililer sorumluluk alarak hareket etmezse basının devreye girebileceğini söyler. Gerekirse kanunları ve ulusal güvenliği tehdit etmeyi göze alarak.
Sy’ın kamuoyunu bilgilendirmek ve gerçekleri ortaya çıkarmak için en fazla çabaladığı dönem Vietnam Savaşı’dır. O dönemde ordunun merkezi olan Pentagon’da haber takip eden gazetecilerden biridir. Çoğunlukla gazetecilerin kendilerine uyguladıkları bir otosansür söz konusu olur. Zaten vatandaşlık bilinci yüksek çoğu insanda ülkesine zarar verecek her türlü söylemi ve davranışı doğru olmasına rağmen yok sayma eğilimi bulunur.
Oysa Sy, bir gazetecinin sahip olması gereken tarafsızlık ilkesiyle hareket eder. Ülkesinde insanların kurayla askere çağırıldığı ve binlerce kilometre ötedeki bir toprağa savaşmak için gittiği bu dönemin çeşitli sırlara gebe olduğunu da fark eder. Vietnam’da katliam yaşandığını aldığı bir telefonla öğrenir. Sy, tam da yapması gerektiği gibi içine düşen kuşku tohumunun büyümesine izin verir. Pentagon koridorlarında karşılaştığı bir subayın ağzından kaçan isim, yapacağı haberlerden ilkine böyle zemin oluşturur.

Bir Kuşağın Felakete Sürüklenişi
Cover-Up, Vietnam Savaşı sırasında gazetelerde yer alan başlıklardan sonraki kuşakların da haberdar olmasını istiyor. Sy’ın Vietnam’da 109 sivilin ölümüne sebep olan Teğmen Calley ile karşı karşıya geldiğinde hissettiği duygu, pekâlâ bir habere de başlık olabilirdi. Çünkü Hersh, bir canavar görmeyi beklediğini söylüyor. Oysa karşısında tüm savaş suçlarını üzerine yıkmaya çalıştıkları biri var. Bir delirme anının neticesi gibi gösterilen olay, insanlık dışı bir savaş stratejisini gizliyor. Ne var ki, Ridenhour isimli bir askerin “Nazivari” diye tabir ettiği toplu öldürmeler ne istisna ne de sıradan bir asker için keyfi.
Tek yapması gerekeni hikâyenin önünden çekilmek olarak tanımlayan Sy, tam da bunu yapıyor. Peşini bırakmadığı gizem, diğer gazetelerin de Vietnam hakkında yazmasını sağlıyor. İpuçları ararken tek düşünebildiği, bu işin sandığından çok daha karmaşık olduğu. Üst yönetimin ya da havadaki helikopterlerin haberi olmadan sivil ölümlerinin gerçekleşmesi neredeyse imkânsız. Bunu bilen ve izini süren Sy, suçun bulaşıcı olduğunu fark ediyor.
Teğmen Calley, emrindeki askerlerden Mike’a bulundukları köydeki insanları bir araya getirmesini emrediyor. Beklentisi, Mike’ın o insanları öldürmesi. Tıpkı kendisine emir verildiğinde gözünü kırpmadan 109 sivili öldürdüğü gibi. Böylece suçun hem faili hem de yaygınlaştırıcısı olarak konumlanıyor. Mike ise savaştan sonra emre uyduğunu, bebekleri bile gözünü kırpmadan öldürdüğünü itiraf ediyor. Sy, Mike’ı görmeye gittiğinde ailesiyle tanışıyor ve annesi hafızalardan silinemeyecek şu cümleyi söylüyor: “Onlara iyi bir çocuk verdim, geriye bir katil yolladılar.”

Kötü Adam Amerika
Bir başka asker ise ordunun ona konuşmamasını emrettiğini ama hangi emirlere uyup uymayacağına kendisinin karar vermesi gerektiğini söylüyor. Vietnam’ın Amerikan ordusu tarafından gerçekleştirilen cinayetlere sahne olduğu o günler, vicdanın sesinin kolayca susturulamayacağını da gösteriyor. Konuşan, sesini duyurmak isteyen insanlar çoğalırken, haberlere ordu fotoğrafçısı John Haeberlee’nin çektiği kareler eşlik ediyor. Amerikan ordusunun kötü adam olamayacağına inanan halk, fotoğrafların sağladığı kanıtlar karşısında şaşkınlığa uğruyor.
General Westmoreland’ın başarı kriteri olarak belirlediği öldürülen insan sayısı, kriminalize olan bir kuşağın doğmasına neden oluyor. Halk olanlara tepkili olsa da, ordunun üst düzey kademesi cinayetten değil, doğru rapor vermemekten yargılanıyor. Westmoreland ise Genel Kurmay Başkanlığı’na terfi ediyor. Bir Vietnam köyünde insanlığın öldüğü gün, büyük bir yüzleşmeye alan açıyor.

CIA’ın Bilmediklerini Bile Bilmek
Belgesel, Sy’ın hâlâ aktif olarak gazetecilik yaptığını gösteriyor. Daha önce yaptığı haberler için seyahat etse de, bu defa uzaktan izlemeyi tercih ediyor. Olanları Gazze’deki haber kaynağından takip ediyor. İlk aşamada kuşkuyla yaklaşıp kanıtları soruşturan Sy‘ın Yahudi bir aileden gelmesi de tutumuna ilişkin merak uyandırıyor. Litvanya’nın bir köyünde doğan babası, İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Amerika’ya geliyor. Yani Sy, soykırımdan şans eseri kurtulan Yahudi bir ailenin Amerika’da doğan ilk kuşağından biri.
Babasının yaşadıklarından hiç bahsetmediğini söyleyen Sy, bunu bilmek isteyeceği bir hikâye olarak tanımlıyor. Annesi ise hikâyeden söz etmediği gibi sıklıkla yalan söyleyen biri. Gazeteciliğin kökeninde insanları gerçeğe yaklaştırmak olduğu düşünülürse, Sy’ın kuşkularının ailede başladığını söylemek yanlış olmaz. İyi tarafından bakarsak, Sy’ın herhangi bir topluma ya da kökene fanatik bir aidiyet geliştirmemesini babasının yaşadıklarını tam olarak bilmemesine bağlamak mümkün. Zira, Amerika’nın Vietnam’da yaptıkları ile İsrail’in Gazze’de sivil halka yaptıkları arasında hiçbir fark yok. Girişilen güç mücadelesi, yalnızca daha fazla ölüme neden oluyor.
Sy, insanların ona konuşmasını “Bir kapıyı ısrarla zorlayan biri varsa onunla konuşmak istersiniz.” diyerek açıklıyor. Böylece CIA’dan pek çok kaynağı sayesinde halkın bilmesi gerekenleri ortaya seriyor. Aynı zamanda dönemin ABD Dış İşleri Başkanı Henry Kissinger’ın elinin nerelere uzanabildiğini ortaya koymaktan çekinmiyor. Örneğin, Şili’de Allende hükümetine yapılan darbede Kissenger’ın ve CIA’in etkisi olduğunu kanıtlıyor. Buna rağmen, tehdit ya da suikast ihtimali oluşmadan işini yapabilmeye devam ediyor. Öyle ki, CIA’ın istihbarattan sorumlu bölümüne ilişkin yaptığı haberler kamuoyunun dikkatini çekiyor. Kaynaklarına olan güveni ve toplumdaki bilinirliği artan Sy, yanlış bir haberi servis etmekten kıl payı kurtarıyor. Cover-Up‘ın bu detayın üzerinde durması, herkesin hata yapabileceği tezi bir defa daha kanıtlanıyor.

Çoğumuzdan Daha Yürekli
Sy, Irak’ta Ebu Gureyb hapishanelerinde Amerikalıların yaptığı işkencelerden tüm dünyayı haberdar ediyor. Amerika’nın Irak’a barış götürme amacıyla yaptığını iddia ettiği çıkartma, zamanla istismar ve şiddeti, hatta işkenceyi sistematik hâle getiriyor. Savaşı kendi koşulları içinde değerlendirmek gerektiğini savunanlardansanız durun. Çünkü işkencenin bile keyfi olduğunu hatırlamak gerekir.
Yani ne Vietnam’da ne Irak’ta ne de Gazze’de olanlar sadece savaşla açıklanabilir. Yaşayanların işkenceye maruz kalması, ölenlerin sebebini bile anlamadan son nefesini vermesi tam anlamıyla insanların eseri. Sy, tanıklardan dinlediği bütün bu olaylara karşı sadece çoğu insandan daha yürekli. Ortaya çıkıp öğrendiği her şeyi hepimizin duyabileceği kadar yüksek sesle söylemeyi seçiyor.
Sy‘ın uzun yıllara yayılan gazetecilik kariyerini iki saatlik bir belgeselde anlatmak elbette zor. Buna rağmen Cover-Up‘ın elinden gelenin en iyisini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Gazete haberlerinden ve dönemin tanığı olan pek çok insanın deneyiminden faydalanan belgeseli, ödül sezonunda sıkça anacağımız kesin. Amerika’nın yaptıklarını aklamak için gerçekleri dile getiren yapımları öne çıkardığı da malum. O nedenle şimdiden Cover-Up‘ı Oscarlar’da alacağı En İyi Belgesel Ödülü adaylığından dolayı kutlayalım.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar