Durgun geçen bir bölümün ardından The Last of Us, bildiğimiz temposuna geri dönüyor. Ellie ve Dina’nın Seattle’da yaşadıklarına odaklanan bu bölüm, bir yandan da yeni bir karakteri hikâyemize dâhil ediyor. Dilerseniz lafı daha da uzatmadan, hızlı bir biçimde bölümü konuşmaya başlayalım. Yazımızın kalanında bölüm içerisinden spoiler olacağı uyarısını yapmak isteriz.
Birinci Gün
İlk sezona kıyasla, ikinci sezonla birlikte oyundan kopmaların daha sık yaşandığını görmeye başladık. Sonuçlar değişmese de gidilen yollara baktığımızda, dördüncü bölümle birlikte The Last of Us’ın oyuna kıyasla olan kopmalarını daha belirgin şekilde fark ediyoruz. Birçoğunun başarılı olduğunu düşünsem de, bu durum belli başlı problemleri de beraberinde getiriyor. Bölümün açılışında ve belirli bir noktasında, ikinci oyunda hayatımıza giren Isaac karakteriyle dizide de tanıştık. Tıpkı oyunda olduğu gibi, dizide de karaktere Jeffrey Wright hayat veriyor. W.L.F. lideri olarak öne çıkacak karakterimizin kısa bir geçmişine tanıklık etmiş olduk. Bence oldukça karizmatik ve ekranda görmekten keyif alacağımız bir karakter. Karakterin altında öfkesini saklayan soğuk yanını, Jeffrey Wright kendine yakışır bir şekilde kusursuzca yansıtıyor. Yeni yeni toplulukları tanıdığımız bu sezonda, özellikle FEDRA’dan W.L.F. tarafına geçen bir karakterin olması, The Last of Us özelinde dünya anlatımı açısından oldukça önemli.
Isaac dışında ise bölümün kalanına baktığımızda, her şey tamamen Ellie ve Dina etrafında şekilleniyor. The Last of Us oyunlarının özel noktalarından biri, karakterlerin durmaksızın birbirleriyle olan iletişimiydi. İlk oyunda Joel ve Ellie, ikinci oyunda ise Ellie ve Dina arasında sürekli bir konu hakkında sohbet edildiğini, tartışıldığını görürdük. Bu da bir yandan oyunu deneyimlerken, bir yandan da karakterler arasındaki ilişkinin tıpkı oyun gibi sürekli geliştiğini hissettirirdi. Bu bölüm bana tamamen o hissiyatı verdi. Aslında iki bölümdür ana olaylar arka planda bir şekilde ilerlese de çoğunlukla karakterler arasındaki iletişimin gelişimini izliyoruz. Bunun kötü olduğunu düşünmesem de, sezon finaline üç bölüm kalmışken hikâyenin biraz daha hızlı akması gerektiği gerçeğini de atlamamak gerekiyor.
Artık ikonikleşen Ellie’nin “Take On Me” performansına bir de dizi tarafında şahit olmuş olduk. İkili, Seattle’da bir yandan Abby’den iz sürerken bir yandan da keşfe çıkmış durumda. Buldukları bir müzik ve enstrüman dükkanına girmeleriyle, gitarı kapan Ellie’nin yıllar içerisinde gitarda ne kadar ustalaştığını görüyoruz. Elbette seride gitar denince akla Joel’ın gelmesiyle, kendisine de bir selam göndermiş oluyoruz. Aksiyon kısımlarına geçmeden önce yavaş yavaş ısıtılan sahnelerin arasına bu anı serpiştirmeleri oldukça tatlı bir sekanstı. Adrenaline geçmeden önce hem izleyiciyi hem de karakterleri duygusal olarak biraz düşürmeleri, ilerisi için çanların çalacağının habercisiydi.

Arkana Bakmadan Koş
Sahneler ilerledikçe W.L.F. ve Skarlar arasındaki savaşın boyutları izleyiciye yavaş yavaş aktarılmaya başlanıyor. “Yavaş yavaş” dediğime bakmayın; aslında her iki tarafın da ne kadar vahşi olduğunu iki bölümdür izliyoruz. Ellie ve Dina’nın girdikleri bir binada öldürülen askerleri görmelerinin ardından düştükleri dehşet ve sonrasında gelen uzun aksiyon sekanslarıyla tam bir curcuna başlıyor. The Last of Us oyunları özelinde kovalamaca ve saklanma sekanslarını oynamak oldukça keyifli sahnelerden oluşuyordu. Dizi, bu bölüm özelinde bunu oldukça iyi yansıtmayı başarıyor. Gerek askerlerle girilen etkileşimler, gerekse enfekte sahneleriyle izleyiciyi germeyi başarıyor.
İlk sezonda, oyunlarda olmamasına rağmen getirilen mantar kökleriyle enfektelerin bir noktaya çekilme özelliğinin sık sık kullanıldığını görüyoruz. Gerek Jackson savaşında gerekse bu bölümdeki sekansların başlangıcında benzer bir yapı kullanılmış. Yavaş yavaş ciddiyetin artması ve enfektelerin çevreyi sarmaya başlamasıyla birlikte oyuncuların verdikleri tepkiler ise oldukça iyiydi. Özellikle Isabella Merced, sezonun yıldızı olmaya devam ediyor. Oyundan neredeyse birebir alınmış bir aksiyon sekansını izliyoruz. Sahne gerçekten bitmek bilmiyor; fakat bunu negatif anlamda söylemiyorum. Sürekli ilerlerken peşlerinde bir sürünün olması ve işlerin ters gitmesi, bahsettiğim gerginlik seviyesinin sürekli artmasına sebep oluyor.
En sonunda ise Ellie’nin, Dina’nın ısırılmaması için kolunu öne atmasıyla sırrının açığa çıktığı kısımlar geliyor. Yine bahsettiğim sahne değişikliklerinden biri de bu noktadaydı ve bence oldukça önemli bir değişiklik. Oyunda Dina bu konunun üzerinde bu kadar durmuyordu. Dizide bu meseleye daha fazla odaklanılması iyi olsa da, sonrasında gelen “hamileyim” gerçeği çok daha vurucuydu. Fakat o noktada da Ellie’nin verdiği tepkilerden, oyun özelinde hedefine ne kadar kanalize olduğunu görebiliyorduk. Tek bir hedefi vardı ve onun için, kendisini yavaşlatacak her şeyden nefret eder hâle gelmişti. Benim de dizide eleştireceğim noktalardan biri bu: Muhtemelen bir sonraki bölümde daha nefret dolu bir Ellie izleyecek olsak da, bunu bir anda vermek yerine, tıpkı oyundaki gibi öfke seviyesinin yavaş yavaş artışını izlemeliydik.

Kırılma Öncesi
Bölümü genel olarak beğenmiş olsam da, özellikle Ellie özelinde değindiğim birkaç noktanın yanlış ilerlediğini düşünüyorum. Dizinin de şu an için eleştirebileceğim kısmı bu. İster istemez, oyunun da büyük bir bölümünü sinematik anlatımlar oluşturduğu için kıyaslama yapma gereği duyuyoruz. Ve duygu yoğunluğu açısından dizi henüz o seviyeye ulaşabilmiş değil. Bu noktaya gelebilmek için hâlâ birkaç fırsatları bulunuyor. Fakat Abby’nin hikayesi tam anlamıyla olgunlaşmadan bunu başaramazlarsa, sonrasında toparlamak oldukça zor olacaktır. Bu yüzden önümüzdeki bölüm kritik bir öneme sahip. İkonik sahnelerden birini izleyeceğiz ve bu sahnenin doğru bir biçimde, hatta belki de daha sert verilmesi gerekiyor.
Önümüzdeki bölümde muhtemelen topluluklar arasındaki savaşın anlatımına daha fazla yer verilecektir. Bu da daha çok karakterin hikâyeye dahil olacağı anlamına geliyor. Bölümün önizleme puanlarına bakacak olursak oldukça yüksek görünüyor. Bu bölüm kadar etkileyici olur mu bilmiyorum ama yine aksiyon dolu bir bölüm olacağı muhtemel. Ayrıca Abby’nin henüz denkleme dahil olmadığını da hatırlamamız gerekiyor. Sezonun nerede biteceğine dair birkaç fikrim olsa da oraya kadar gidilebilir mi, emin değilim. Yazının önceki kısımlarında da bahsettiğim gibi, tempo biraz yavaş kaldı. Elbette bu, hikâyeyi diğer sezonlara yaymak için bilinçli bir tercih olabilir; ancak ikinci bölümdeki büyük olayın gölgesinden çıkmamız gerekiyor.
The Last of Us‘un bu bölümüyle ilgili düşüncelerimiz az çok bu kadar diyebilirim. Oldukça iyi ilerliyor olsa da, bahsettiğim sorunlar kronikleşerek ileride çıkılması zor bir noktaya götürebilir. Şimdilik Neil Druckmann ve Craig Mazin’e güvenmeyi tercih ediyorum. Bu haftalık bizden bu kadar, önümüzdeki hafta yeni bir The Last of Us bölümünde görüşmek üzere.
Ali Can Bartu Sakarya‘nın tüm yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
The Last of Us 2. Sezon 3. Bölüm İncelemesi: İntikam ya da Adalet
The Last of Us 2. Sezon 2. Bölüm İncelemesi: Nefret Tohumları























Yorumlar