Çoğu zaman hangi gün hangi filmi izleyeceğim bellidir. Düzenli film izleme listeleri olan ve yazacağı film eleştirileri çok önceden ayarlanmış biriyimdir. İzleyeceğim filmlerin konularını, yönetmenlerini, yapım süreçlerini vs. çok önceden takip etmiş olurum. Ancak bazen daha önce hiç duymadığım, yönetmenini bile bilmediğim bir filmi izlemek için sinema salonuna girmeyi severim. Filmin kötü çıkmasından da hiç korkmam. Son zamanlarda bu şekilde izlediğim ve büyük oranda beğendiğim bir film de The Legend of Ochi oldu.
Film başladığında bir A24 yapımı olduğunu öğrendim. Bu benim için heyecan verici bir durumdu. Filmi izlerken de -girişteki sekansı saymazsak- fantastik bir aile filmi olduğu hemen belli oluyordu. A24 yapımı aile filmi izlediğimi – gerçi Everything Everywhere All at Once’ı da aile filmi sayabiliriz- pek hatırlamıyorum. Bu açıdan ilgi çekiciydi. İlk sahnelerde William Dafoe’yu görünce film izleme deneyimim daha da keyifli hale geldi. Film bittiğinde ise biraz araştırınca yönetmeninin Isaiah Saxon olduğunu gördüm. Senaryosunu da Saxon’ın yazdığı film, aynı zamanda kendisinin ilk uzun metrajlı filmi.
Bu yazı The Legend of Ochi filmi hakkında spoiler içerebilir.

Fantastik Filme Uygun Bir Konu
Hikaye, Karpatya adlı izole ve dağlık bir bölgede geçer. Olaylar, sessiz ve içine kapanık bir kız çocuğu olan Yuri’nin (Helena Zengel) etrafında şekillenir. Yuri, doğayla iç içe, ancak katı kurallarla çevrili bir hayat sürmektedir. Babası Maxim (Willem Dafoe), köyü tehdit eden “Ochi” adlı yaratıklar yüzünden Yuri’ye geceleri dışarı çıkmayı yasaklamıştır. Ochiler, köylüler tarafından doğanın bilinmeyen tehlikeli canlıları olarak görülmektedir. Ancak bu yaratıklar hakkında pek az şey bilinmektedir. Hatta Maxim’in kendisine çocuklardan bir çete kurduğu ve Ochileri avlamayı amaçladığı görülür. Film “kızını evde izole tutan baba” konusuyla bana Yorgos Lanthimos’un Dogtooth filmini anımsattı; ama elbette iki film konuları açısından çok farklı ve Saxon, Lanthimos’a göre çok daha iyimser.
Bir gece, Yuri evlerinin yakınında yaralı ve yavru bir Ochi bulur. Onu ilk başta korkuyla karşılar ama zamanla bu yabancı yaratıkla bağ kurar. Babasının tüm uyarılarına rağmen onu gizlice iyileştirir. Bu temas, Yuri’nin iç dünyasında büyük bir kırılma yaratır. Yıllardır korkutularak uzak tutulduğu doğayla ilk kez gerçekten bağ kurar. Filmin bir bölümünde Yuri’nin, kendisine bakarak hırıltılı sesler çıkaran Ochi’ye karşı çantasından çıkardığı yapay takma dişini takıp hırladığını görürüz. Yuri, ona onun anladığı dilden konuşmak ister aslında. Nitekim, bu da bir noktadan sonra gerçek olur. Yuri ve yavru Ochi arasındaki ilişki, Ochi’nin Yuri’nin kolunu ısırmasıyla farklı bir boyuta taşınır. Ochilerin kendi aralarında iletişim kurabilmek için çıkardığı sesleri artık Yuri de çıkarabilmeye başlamıştır. Bu da ikili arasındaki iletişimi hızlandırmış ve onları birbirlerine yakınlaştırmıştır.
Yönetmen Saxon’ın umut veren bir hikaye anlatıcısı olduğunu düşünmem bu sahneyle birlikte oldu. Çünkü film, tipik bir ana akım sinema filmi olsaydı büyük ihtimalle Ochi’nin insanların dilini konuştuğunu görürdük. Oysa, burada filmin fantastik türüne dahil olmasının da etkisiyle Yuri Ochi’nin dilini konuşmaya başlıyor. Filmin ilerleyen sahnelerinde Yuri’nin vücudundaki değişiklikler de ortaya çıkıyor. Bu sahnelerde de türler arası geçişin en iyi örneklerinden biri olan Valdimar Jóhannsson’ın Lamb filmini anımsadım. Elbette burada da iki film arasında farklılıklar var, ki bunlardan en belirgini de o filmde kuzunun insana “dönüşümünü” izliyor olmamızdı. The Legend of Ochi, konusu itibarıyla bana birden fazla filmi anımsatan sıcak bir aile filmi oldu diyebilirim.

Yerinde Görsel Efektler
The Legend of Ochi, daha ilk sahnesinden itibaren izleyicisini sözcüklerden çok görsellikle konuşan bir evrene çekiyor. Yönetmen Isaiah Saxon, doğayla uyumlu bir anlatı kurmak adına diyalogdan neredeyse tamamen arındırılmış bir dil tercih ediyor. Bu tercihin merkezinde ise görsel anlatım gücü yatıyor. Filmin çekimleri Romanya’da gerçekleştirilmiş. Bu tercihle yaratılan coğrafya, filme neredeyse dokunulabilir bir gerçeklik katıyor. Sisli ormanlar, dik dağ yamaçları, yosunla kaplı taş yapılar ve terk edilmiş tapınaklar. Hepsi, seyirciye hem mistik hem de tanıdık bir atmosfer sunuyor. Kamera, geniş planlarla doğanın büyüklüğünü gösterirken, yakın çekimlerde ise Yuri’nin gözünden bir yaprak, bir taş ya da bir tırtılın tüyleri gibi küçük detaylara odaklanıyor. Bu yaklaşım, doğayla karakter arasındaki bağa seyirciyi de ortak ediyor.
En dikkat çekici estetik tercihlerden biri ise Ochilerin tasarımı. Film, modern CGI teknolojilerinden uzak durarak eski usul animatronik kuklalar kullanmış. Bu yöntem, hem nostaljik bir his yaratıyor hem de yaratıkları ekranda gerçekten “var” kılıyor. Ochilerin tasarımı ise ne tamamen sevimli ne de ürkütücü. Zaten Ochiler de ne bir hayvan ne de bir yaratık. Renk paleti, mevsim geçişlerini ve ruhsal dönüşümleri yansıtacak şekilde kurgulanmış. Başlarda hâkim olan gri-mavi tonlar, hikâye ilerledikçe sıcak kahverengilere ve canlı yeşillere evriliyor. Bu geçiş, Yuri’nin içsel değişimini izleyiciye görsel yolla anlatmanın başarılı bir örneği. Mekân kullanımı da oldukça simgesel. Özellikle Ochilerin yaşadığı taş mabet, hem geçmişle hem de bilinmeyenle bağ kurulan bir eşik mekân olarak öne çıkıyor. Bu mabedin tasarımı, eski uygarlıkların kalıntılarını andırıyor; doğayla birleşmiş, taşla sarmaşığın birlikte yaşadığı bir mimari anlayış var.

Ochiler ve Diğer Oyuncular
Filmdeki her bir karakterin kendine has bir yapısı var. Buna ek olarak en büyük karakter de Ochi. Bu açıdan Ochi’yi de tıpkı bir insan gibi ele almak gerekiyor. Film, onların yalnızca birer varlık olarak değil, aynı zamanda duyguları olan ve kendi iletişim biçimlerine sahip canlılar olarak görülmesini sağlıyor. Ochilerin gözleri, hareketleri ve çıkardıkları sesler; onları birer “yaratık” olmaktan çıkarıp yaşayan, düşünen varlıklara dönüştürüyor. Bu yönüyle The Legend of Ochi, insandan çok insana dair karakterleriyle dikkat çekiyor.
Filmin merkezinde yer alan karakter Yuri, iç dünyasını kelimelerden çok bakışlarıyla ve duruşuyla anlatıyor. Helena Zengel, rolün altından ustalıkla kalkıyor. Zengel’in performansı, özellikle Yuri’nin doğayla karşı karşıya geldiği ve Ochi ile ilk teması kurduğu sahnelerde en saf ve en etkileyici hâlini alıyor. Yuri karakteri, klasik “seçilmiş çocuk” anlatısına yaklaşsa da, hiçbir zaman süper kahramanlaştırılmıyor. Onun gücü; doğaya duyduğu sezgi, merak ve saf empatiyle besleniyor. Film, bu karakteri dramatize etmek yerine onu yaşatmayı tercih ediyor. Ve bu sade yaklaşım, Zengel’in sakin ama kararlı oyunculuğuyla birleşince ortaya oldukça samimi bir portre çıkıyor. Willem Dafoe ise Yuri’nin babası Maxim rolünde beklendiği gibi güçlü bir varlık sergiliyor.

İzlenesi Film Temposu
The Legend of Ochi’yi izlenir kılan en güçlü yanı temposu. Bir aile filmi de olması bunu kaçınılmaz kılıyor. Filmin temposu, baştan sona kontrollü bir şekilde düşük tutuluyor. İlk bölümde karakterlerin günlük yaşantısı, doğayla kurdukları mesafe ve iç dünyalarındaki gerilim çok yavaş sunuluyor. Bu bilinçli yavaşlık, seyircinin karakterlerle aynı nabızda ilerlemesini sağlıyor. Özellikle Yuri’nin yolculuğa çıkışıyla birlikte tempo biraz artsa da, film hiçbir zaman hızlanmaya ya da ritmini bozmaya yönelik bir aceleciliğe kapılmıyor.
Diyalogların çok az kullanılması, anlatının tamamını görsel dil ve karakterlerin eylemleri üzerine kuruyor. Bu da filmi -abartarak söylüyorum- bir sessiz sinema deneyimine yaklaştırıyor. Anlatı; açıklamak yerine göstermeye, göstermek yerine hissettirmeye çalışıyor. Yönetmen Saxon, izleyiciye “anlamak” için değil, “hissetmek” için zaman tanıyor. Yolculuk boyunca karşımıza çıkan karşılaşmalar (Petro ile olan temas, Ochilerin mabedi, baba ile yüzleşme), klasik dramatik yapıda birer dönüm noktası olabilecek sahneler. Ancak film, bu sahneleri doruk noktası olarak sunmak yerine bir geçiş gibi işliyor. Her şey büyük bir finale değil, Yuri’nin dönüşümüne hizmet ediyor.

Masalsı Evreni ile Herkese Hitap Ediyor
The Legend of Ochi, ilk bakışta bir çocuk karakterin fantastik yolculuğunu anlatan bir film gibi gözükse de, özünde oldukça derinlikli, meditatif ve yetişkinlere hitap eden bir anlatıya sahip. Masalsı evreni, görsel estetiği ve sembolik diliyle klasik fantastik sinema geleneğine saygı duruşunda bulunurken, bir yandan da o gelenekten bilinçli şekilde uzaklaşıyor. Film, büyük anlatılardan, kahramanlıktan ve açıklayıcı repliklerden özellikle kaçınıyor. Bu tercih, onu her izleyiciye hitap etmeyen, ama hitap ettiği izleyicide güçlü bir yankı bırakan bir yapıma dönüştürüyor. Helena Zengel’in içten performansı ve Willem Dafoe’nun karakterine kattığı katmanlar, filmi oyunculuk açısından da güçlü kılıyor. Ancak asıl başrol, hiç kuşkusuz doğanın ta kendisi. Kamera, doğayı sadece fon olarak değil, hikâyeyi yönlendiren bir karakter olarak ele alıyor. Ochi yaratıkları ise bu dünyanın bir parçası olarak değil, ruhu olarak konumlandırılıyor.
Bu kadar şiirsel ve sembolik bir anlatı, elbette her izleyiciden aynı sabrı bekliyor. Filmin temposu ve diyalogsuz yapısı, özellikle daha klasik ve hızlı ilerleyen hikâyelere alışık olanlar için zorlayıcı olabilir. Ancak sinemada ritmin ve hikâyenin sadece aksiyonla kurulmadığını, görsel dünyanın da bir anlatıcı olabileceğini hatırlamak isteyenler için The Legend of Ochi benzersiz bir deneyim sunuyor. Sonuç olarak Isaiah Saxon, ilk uzun metrajında çok cesur bir iş ortaya koyuyor. Görsel gücüne güvenen, anlamı izleyicinin sezgisine teslim eden ve sinemayı bir görme-işitme sanatına dönüştüren bu film, çağdaş sinemada az rastlanan türden bir keşif. The Legend of Ochi; doğaya, sessizliğe ve çocukluğun iç dünyasına kulak vermek isteyenler için alışılmışın dışında bir yolculuk vadediyor.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar