Masallar, genellikle “bir varmış bir yokmuş” cümlesiyle başlar. Çünkü içlerinde gerçekle kurgunun ham hallerini aynı anda taşırlar. Once Upon a Time in Gaza, masalsı girişinin ardında gizlenmiş bir yıkımı kamera önüne seriyor. Yıllardır süregelen bir işgalin, bir halkın nefes alışını bile suç sayan sistemin içinde filizlenmeye çalışan bir masal. Ama Gazze’de artık kimse masal anlatmıyor. Arab Nasser ve Tarzan Nasser kardeşler, savaşın içinde bile yaşamın ritmini arayan bir film yapmak istemiş belli ki. Bu, politik realiteden ziyade bireysel hikayelerin etrafında dolaşan bir masal.
Peri masalı fonu gibi olmaktan ziyade kan, beton, silahlar, öfke ve yıkıntıların birbirine karıştığı bir coğrafya olarak Gazze karşımızda. Yine de film, niyeti kadar etkileyici olmak konusunda sınıfta kalıyor. Hikayenin duygusal omurgası ve içsel dengesi zaman zaman sarsılıyor. Anlatmak istediği şeylerin duygusal ağırlığı, zayıf temel yapı taşları arasında kayboluyor. Yine de bu, sinematografik zenginliğiyle izleyicisini sıkılmadan başında tutabilen bir film. Gazzeli iki yönetmenin, kendi yurdundaki sinema yapmanın imkansız koşullarında kurduğu her kare, başlı başına bir direniş eylemi gibi.
Biçim ve Sinematografi
Nasser Kardeşlerin kamerası, hikayenin dramatik tutarsızlıklarına rağmen asla boşlukta kalmıyor. Once Upon a Time in Gaza‘nın kamerası, neredeyse her karesinde var olmanın bedelini taşırmışçasına ağır. Görüntü yönetimi, savaş sonrası Gazze’nin taşlaşmış yıkıntılarını hem bir suç mahalli hem de bir ağıt alanı olarak sunuyor. Renk paleti; küllü bej, gri ve solgun mavi tonları dominant şekilde oluşuyor. Nasser Kardeşler, Gazze’nin yıkımını yüksek kontrastlı bir görsel şiddetle değil, kısık ve sabırlı bir ışıkla anlatıyor.
Sinematografi, filmin boşluklarını doldurabilen asıl itici güç olarak karşımıza çıkıyor. Hikayesinden daha tutarlı bir şekilde, her planda hayatta kalmanın estetiğini taşıyor. Nasser‘in kamerası; karakterlerin hissettirmek istediği duyguya, dışarının atmosferine ve genel estetiğe çok iyi sahip çıkıyor. Her kadrajda hissedilen yitim, yıkıntı ve kalıntılar Gazze’nin ruh halini çıplak bir şekilde ortaya seriyor.
Politik ve Tematik Çözümleme
Once Upon a Time in Gaza, varlığı bile politik bir coğrafyada geçen kişisel bir masal anlatmak istiyor ama çoğu zaman bu iki hattı birbirine bağlamayı başaramıyor. Sinematografik disiplin, hikayenin içsel tutarsızlıklarını tamir etmek konusunda maalesef yetersiz kalıyor. Kamera ve görüntüler duvar gibi sağlamken, karakterler yetersiz kalabiliyor. Filmin merkezinde hayatta kalmaya çalışan birkaç karakter var. Ancak trajedileri, yaşadıkları dünyanın politik gerçekliğiyle tam olarak birleşmiyor gibi.
Arab Nasser ve Tarzan Nasser, Gazze’yi yaşayan bir travma alanı olarak resmetmeye çalışıyor. Ama karakterleri bu travmanın içine yerleştirirken onların nedenleri, korkuları, arzuları, amaçları belirsiz kalıyor. Hikayenin taşıyıcılığını üstlenmekte başarısız kalıyorlar. Bir şeyler yapıyorlar ama neden yaptıklarını hissetmiyoruz, konuşuyorlar ama diyaloglar geçmişten kopuk ve geleceğe de yönsüz kalıyor. Ortada duygusal dramatik bir bağlam var ama altı doldurulmakta yeterince başarılı değil.
Kurgudaki birtakım kopuklukların yanı sıra, filmin dramatik omurgasını kıran asıl unsur bu motivasyon eksikliği. Özellikle filmin kötüsü sayılabilecek karakter, hikayenin en zayıf halkalarından biri. Hareketleri ne bir ideolojik zemine ne de kişisel bir davaya oturuyor. Gazze gibi derin bir coğrafyada bu kadar nedensiz bir kötülük yüzeysel hissettiriyor. Karakterlerin hareketlerinin kaynağı çoğu zaman anlaşılmadığı için seyirci tarafından da özdeşim kurmak ve olup bitenleri önemsemek zorlayıcı bir süreç haline geliyor.
Politik bir film, izleyicinin vicdanına ulaşabilmek için karakterlerinin ruhuna inip meselesini doğrudan yansıtabilmeli. Once Upon a Time in Gaza, bunu yeterince yapamıyor. Bu, görsel olarak güçlü ama duygusal olarak zayıf bir film. Gazze’de geçen bir hikaye anlatmak isterken bazen Gazze’nin ağırlığı altında eziliyor.
Sonuç
Once Upon a Time in Gaza, kusurlu bir film olmasına rağmen dürüst bir tanıklık örneği. Nasser Kardeşlerin hikayesi, belki pürüzsüz bir anlatıya sahip değil. Karakterleri yüzeysel kalıyor, dramatik bağlamı zayıf, içsel motivasyonların altı doldurulamıyor. Fakat bu eksikliklerin ardında bile bir hakikat var. Gazze’de hiçbir şey tamamlanamıyor. Gazze’yi anlatmak imkansıza yakın ve tüm bu unsurlar imkansızlığın yankısı gibi. Her şeyin yarıda kesildiği bir coğrafyada, yarım bir film de bir tür yansıma diyebiliriz.
Sinematografi, hikayenin taşıyamadığı ağırlığı sırtlanıyor. Tozun, gölgenin ve yıkıntının diliyle konuşan bir kadrajı izliyoruz. Nasser Kardeşler, yönetmen olarak bu kırıklığın estetiğini yansıtmak konusunda çok başarılı. Sözlerin ve içsel çözülmelerin tükendiği yerde görüntü devralıyor.
Filmin sonunda Nasser Kardeşler, seyircilerine büyük bir katarsis vadetmiyor. Ne kurtuluş ne de bir umut hikayesi bu. Aksine, kurgudaki eksikliklerden dolayı özellikle final sahnesi havada kalmış gibi hissettiriyor ve oldu bittiye geliyor.
Once Upon a Time in Gaza, çok büyük bir film değil ama çok büyük bir sessizliğin içinden bir hikaye anlatıyor. Gazze’nin masalı henüz tamamlanmamış olabilir, ancak birilerinin hala onu anlatmaya çalışıyor olması bile başlı başına bir direniş biçimi.
Ece Ekşi‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Put Your Soul on Your Hand and Walk: Kırık Görüntülerle Yaşamak

























Yorumlar