63
YAZARIN PUANI

Ian Tuason’un ilk yönetmenlik denemesi olan Undertone; görsel şatafat ve dijital efektlerle boğulmadan, izleyiciyi en ilkel ve savunmasız duyularından biriyle, yani işitme duyusuyla yakalıyor. Film, yalnızca iki oyuncunun yer aldığı (biri neredeyse tüm film boyunca komada ve hareketsiz), tek bir mekanın sınırları içine hapsedilmiş, neredeyse klostrofobik etki yaratan bir yapım.

63
YAZARIN PUANI

Başroldeki Nina Kiri’nin hayat verdiği Evy Babic karakteri üzerinden ilerleyen hikaye; bir podcast yayınının dar çerçevesini, insanın kendi zihnindeki karanlık dehlizlere açılan devasa bir kapıya dönüştürüyor. A24’ün dağıtımını üstlendiği film, bir “hayalet hikayesi”nin altında çok şey barındırıyor. Undertone, teknolojik izolasyonun, ağırlaşmış evlatlık görevlerinin ve bastırılmış vicdan azabının işitsel kolajı niteliğinde. Tuason, izleyiciye şu soruyu soruyor: “Gördüğünüzden mi daha çok korkarsınız, yoksa duyduğunuzun ne olduğunu hayal etmekten mi?”

Undertone Film İncelemesi Arakat Mag 2026 A24 Films Ian Tuason Nina Kiri Adam DiMarco Michele Duquet

Gürültü Engelleyici Kabus Tasarımı

Undertone, adından da anlaşılacağı üzere, gücünü satır aralarından ve frekans boşluklarından alan bir film. David Gertsman liderliğindeki ses departmanı, sıradan bir musluk damlamasını veya bir çaydanlığın ıslığını sinir bozucu birer işkence aletine dönüştürüyor. Evy’nin gürültü engelleyici kulaklıklarını taktığı anlar, filmin en gerilimli sekanslarını oluşturuyor. Bu anlarda biz de Evy ile birlikte dış dünyadan kopup yalnızca podcast ortağı Justin’in (Adam DiMarco) sesine ve dinledikleri tekinsiz ses kayıtlarına odaklanıyoruz. Ancak bu izolasyon, arkasındaki karanlık boşlukta bir şeylerin hareket ettiği hissini körüklüyor. İzleyici, Evy’nin kulaklıkları yüzünden dışarıdan gelebilecek gerçek bir tehlikeyi duyamayacak olmasının yarattığı o “sağır edici” savunmasızlıkla baş başa bırakılıyor.

Filmdeki sesler, yalnızca korkutmak için değil, hikaye anlatmak için de kullanılıyor. Evy’nin annesinin odasından gelen zorlu nefes alışverişleri, yaklaşmakta olan ölümün bir ritmi gibi tüm evi sararken, bu doğal sesler yavaş yavaş doğaüstü ses dosyalarıyla iç içe geçmeye başlıyor. Podcast formatı gereği dinlenen 10 adet ses dosyası, filmin içinde bir “buluntu film” (found footage) estetiği yaratıyor; ancak bu kez görüntüyü değil, sesi takip ediyoruz. Jessa ve Mike adlı bir çiftin uyku apnesi ve uykuda konuşma deneylerini içeren bu kayıtlar, “London Bridge Is Falling Down” gibi masum çocuk şarkılarının içine gizlenmiş karanlık mesajlarla izleyiciyi hipnotize ediyor. Mekân üzerindeki ses hâkimiyetini etkili biçimde kullanan Tuason; izleyiciyi o dar ve klostrofobik evin içine hapsetmek, bizleri de Evy’nin hemen yanındaki sandalyeye oturtmayı başarmak konusunda oldukça iyi.

Bu işitsel deneyimin en çarpıcı noktalarından biri de “işitsel pareidolia” kavramının işlenişi. Beynin, karmaşık ve anlamsız sesler arasından tanıdık kelimeler veya örüntüler çıkarma eğilimi, filmde hem karakterlerin hem de izleyicinin manipüle edilmesi için kullanılıyor. Kayıtlar geriye doğru sarıldığında duyulan (veya duyulduğu sanılan) mesajlar, izleyiciyi kendi algısını sorgulamaya itiyor. Acaba gerçekten orada bir iblis mi var, yoksa suçluluk duygusu içindeki bir zihin, kaostan bir anlam mı devşirmekte? Bu belirsizlik, filmin ilk yarısını bir psikolojik gerilim sınırlarında tutarken, ses tasarımının da bu denli ön planda olmasıyla Undertone, bir noktada oldukça rahatsız edici bir deneyime dönüşüyor.

Mekan, İzole Karakterler ve İki Katlı Vicdan Azabı

Film, Evy’nin çocukluk evinin sınırlarını asla terk etmiyor. Bu mekansal kısıtlama, düşük bütçeli bir yapımın dezavantajı olmaktan çıkıp, hikayenin en güçlü tematik unsuru haline geliyor. Görüntü yönetmeni Graham Beasley; evin köşelerini, loş koridorlarını ve özellikle Evy’nin arkasında kalan o tekinsiz boşluğu kullanarak izleyicide sürekli bir “izlenme” hissi uyandırıyor. Evy, bir yandan ölmekte olan annesine bakarken, diğer yandan dünyanın öbür ucundaki arkadaşıyla dijital bir bağ kurmaya çalışıyor. Bu duruma aslında modern insanın “bağlantılı ama yalnız” olma hali diyebiliriz. Evy’nin hayatındaki tüm figürler – sevgilisi, doktoru, ortağı – yalnızca birer ses olarak mevcut. Kendi evinde, fiziksel olarak yanında olan tek kişi ise artık konuşamayan, yaşayan bir cesetten farksız olan annesi.

Nina Kiri’nin performansı, bu klostrofobik ortamın ağırlığını taşımada en kilit nokta. Kiri, yalnızca yüz hatlarıyla ve tepkileriyle, izleyiciye bir bakıcının yaşadığı o duygusal tükenmişliği ve yas öncesi yaşanan suçluluk duygusunu mükemmel şekilde aktarıyor. “Artık bitip gitmesini istiyorum. Bunu söylemek beni kötü biri yapar mı?” sorusu, insanın en karanlık ve dürüst arzularından geldiğini kanıtlar nitelikte. Evy’nin annesinin ölmesini istemesi ile podcast’teki doğaüstü olayların paralel ilerlemesi, filmi bir vicdan muhasebesine dönüştürüyor. Evin içindeki Katolik ikonografisi ise – özellikle St. Rita heykeli – Evy’nin kaçmaya çalıştığı inancını ve annesinin muhtemel yargılayıcı bakışlarını her an üzerinde hissettiren, tam bir görsel mühür konumunda.

Mekanın darlığından çıkan tam bir sinematografik oyun alanı da var. Kamera bazen kendiliğinden, sanki evin bir ruhu varmışçasına süzülerek hareket ediyor, bazen de olması gerekenden daha uzun süre bir boşluğa sabitlenerek seyirciyi huzursuz ediyor. Alan derinliğinin sürekli değişmesi, sıradan ev eşyalarını bile tehditkar birer figüre dönüştürüyor. Dış dünyanın varlığına dair hiçbir görsel ipucunun olmaması sebebiyle, bizler de dışarıda bir hayatın kalmadığına, tüm evrenin bu iki katlı tekinsiz evden ve kulaklıklardan gelen cızırtılardan ibaret olduğuna inanıyoruz. Bu atmosferik başarı, filmin bütçesinden çok daha büyük bir etki yaratmasını sağlayan en önemli katman.

Mitoloji, Sembolizm ve Abyzou’nun Karanlığında Annelik

Filmin merkezindeki gizem, antik bir Yahudi-Hıristiyan mitolojisine, çocuklara ve hamile kadınlara musallat olan iblis Abyzou’ya dayanıyor. Bu mitolojik seçim tesadüfi değil; filmin alt metnindeki annelik, hamilelik ve nesiller arası aktarılan travma temalarıyla doğrudan bağlantılı. Evy’nin film ilerledikçe hamile olduğunu öğrenmesi ve bu konudaki kararsızlığı, hikayenin gerilim dozunu artıran bir katalizör. Abyzou’nun varlığı, Evy’nin hem kendi annesine karşı hissettiği “evlatlık suçluluğunu” hem de kendi potansiyel anneliğine karşı duyduğu korkuyu simgeliyor. Çocuk şarkılarının geriye doğru çalınmasıyla ortaya çıkan mesajlar da, masumiyetin nasıl bir dehşete dönüşebileceğini kanıtlamakta.

Tuason, Katolik sembolizmini kullanarak, dinin birey üzerindeki baskısını ve korku unsuru olarak işlevini vurguluyor. Evdeki dini objeler, haçlar ve heykeller ise Evy için bir sığınaktan ziyade, sürekli onu izleyen ve yargılayan gözler görevinde. Özellikle bebek bekleyen bir kadının ve yaşlı annesine bakmakta olan bir evladın yaşadığı baskı, Abyzou efsanesiyle birleştiğinde, film teolojik bir alt metin kazanıyor. Ancak film, bu derinliği her zaman koruyamıyor; çünkü ikinci yarıda bu mitolojinin açıklanma biçimi (Justin’in her şeyi bir anda çözmesi gibi) hikayenin o ilk baştaki “minimalist gizemini” zedeleyen bir problem.

Yine de, sembolizmin gücü son sahnelerde yeniden ilgi çekici hale dönüşüyor. Duvarlara çizilen kehanet dolu resimler, titreyen ışıklar ve seslerin yarattığı o “işitsel kolaj”, izleyiciyi bir duyusal aşırı yüklemeye maruz bırakıyor. Annelik ve doğurganlık temaları, “London Bridge” gibi şarkıların yıkım temalı sözleriyle birleşerek, hayatın başlangıcı ve sonu arasındaki o ince çizgiyi (ölmekte olan bir anne ve yeni oluşmakta olan bir bebek) tekinsiz bir zemine oturtuyor. Undertone, bu yönüyle Natalie Erika James’in Relic filmini de hatırlatacaktır; her iki film de ailevi trajediyi doğaüstü bir kılıfla sunarak, kalbimize dokunma konusunda başarılı.

Başarı ve Dağılma Arasındaki Çizgi

Undertone, bir “ilk film” için oldukça iddialı ve teknik açıdan kusursuza yakın bir iş olsa da, kendi başarısının kurbanı olduğu noktalar da yok değil. Filmin ilk yarısında kurulan o muazzam gerilim artışı, ikinci yarıda bir “janr klişeleri yığınına” dönüşme tehlikesi yaşıyor. Tuason’un minimalist kalmak yerine, filmin sonuna doğru çok fazla görsel ve işitsel oyun eklemesi bazen büyüyü bozabiliyor. Zira doğaüstü unsurların çok belirgin hale gelmesi, zihnimizdeki soru işaretlerinin yarattığı sofistike korkuyu basitleştirebilen bir kusur.

Buna rağmen, filmin bütününe bakıldığında Ian Tuason’un kesinlikle takip edilmesi gereken bir yönetmen olduğu aşikar. Özellikle ses miksajı ve tasarımıyla, izleyicinin sadece kulaklarını kullanarak nasıl manipüle edilebileceğini gösteriyor. “Düşük bütçe ama yüksek yaratıcılık” ekolüyle birleşen bu yetenek, ortaya son yılların en özgün korku örneklerinden birini çıkarıyor. Film, “mükemmel” olma şansını belki o “fazla tanıdık” finaliyle kaçırsa da; yarattığı atmosfer ve Nina Kiri’nin güçlü oyunculuğu sayesinde, sizleri bittikten sonra bile kendi evindeki sesleri dinlemeye zorlayabilir.

Uzun lafın kısası, Undertone son zamanlarda kalitesi tepelere tırmanan modern korku türünde yeni bir “taze” nefes. Sessizliğin, en yüksek sesten daha korkutucu olabileceğini kanıtlayan yapım, izleyiciye gürültü engelleyici kulaklıklarını takarken iki kez düşünmeleri gerektiğini hatırlatıyor. Eğer finaldeki tür klişelerini ve bazen göze batan mantık hatalarını görmezden gelirseniz, son derece samimi, rahatsız edici ve kulaklarınızda çınlayacak bir korku deneyimi yaşayacaksınız. Öneri olarak özellikle bir gece yarısı odanızda kulaklıkla izlemeniz tavsiye edilir. Gürültü engelleyiciler ve sessizlik hiç bu kadar tehditkar olmamıştı.


Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Obsession: Arzu, Aşk ve Lanet Arasında

Mother Mary: Metaforların Musallatında Bir Rüya

FERİT DOĞAN
Yüksek Lisans öğrencisi (Radyo, Televizyon ve Sinema). Film eleştirmeni. Senaryo yazarı. Yönetmen.

    45. İstanbul Film Festivali Günlükleri: Final

    önceki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir