Luca Guadagnino’nun After the Hunt filmi, Yale Üniversitesi’nin steril, ayrıcalıklı ve bir o kadar da çürümeye yüz tutmuş koridorlarında gezinen bir psikolojik dram olarak açılıyor; fakat film, akademinin bu ağır havasını sadece bir arka plan olarak kullanmakla kalmıyor. Julia Roberts, Ayo Edebiri ve Andrew Garfield’ın keskin performansları eşliğinde, #MeToo sonrası dönemin artık sertliğini kaybetmiş ama hâlâ tetikleyici nabzını yakalamaya çalışan bir hikâye sunuyor.
Film ilk bakışta güncel bir kültür-savaşları anlatısı gibi dursa da, aslında toplumsal tartışmalardan çok karakterlerin kendi gölgeleriyle mücadelesine odaklanan, “Johnny-come-lately” denilen, dilimizde ifade etmek gerekirse “vaktinden çok sonra gelen”, diğer bir anlamda “gereğinden fazla gecikmeli” bir dramatik düğüm örüyor. Ortaya çıkan tablo ise tam anlamıyla “zehirli ahlak tiyatrosu”: Herkesin biraz haklı, herkesin biraz suçlu, herkesin mutlaka manipülatif göründüğü gri bir alanlar bütünü. Guadagnino’nun bu griyi tercih etmesi filmi yenilikçi kılmıyor belki, ama karakter çatışmalarının tedirgin edici ritmini sürekli diri tutuyor.

Akademinin Klostrofobik Çeperleri, Ayrıcalığın Çürümüşlüğü
Film, Yale’in gösterişli kokteyl dairelerinde açılıyor; ve burada herkes bilginin değil, gösterinin peşinde. Guadagnino ise bu ortamı yalnızca bir fon olmaktan çıkararak, resmen bir karakter gibi işliyor. Alanın havası o kadar elit, o kadar içe kapalı ki, izleyici daha ilk dakikada bu dünyaya adım atmaktan rahatsız oluyor. Akademisyenlerin kendinden menkul otoritesi, film boyunca gerilimin görünmez ama sürekli hissedilen kaynağı oluyor.
Bu atmosfer, filmin çekim diliyle de destekleniyor. Malik Hassan Sayeed’in doğal ışığı bastıran, gri tonlara yaslanan görüntüleri, karakterlerin birbirinin yüzünde yansıyan karanlık taraflarını metaforik bir aynaya dönüştürüyor sanki. Sık tekrarlanan refleksiyonlar — ayna, cam, ekran yüzeyleri gibi — akademiyi bir panoptikon hissine büründürüyor; yani herkesin gözlendiği ama kimsenin gerçekten görülmediği bir alan.
Yale’in bu entelektüel bataklığında, herkes kendi dogmasının peşinde koşuyor. Film, özellikle Foucault’dan Butler’a uzanan tartışmaların, karakterlerin narsisizmini örtmek için kullandığı bir jargon haline geldiğini sık sık vurguluyor. “İlerici” söylemler, içi boş bir poz duruşuna dönüşüyor; herkes politik doğruculuğu kendi iktidarını ayakta tutmak için araçsallaştırıyor diyebiliriz.
Bu çerçevede akademik atmosfer bir tür savaş alanına dönüşüyor: Tenür yarışı, ideolojik kamplaşmalar, kuşak çatışması ve kariyer korkusu her an patlamaya hazır bir gerilim yaratıyor. Roberts’ın canlandırdığı Alma ise bu dünyanın hem ürünü hem de mahkûmu. Filmin açılışındaki kokteyl sahnesi de tam olarak bu yüzden kritik: O paslı kibarlığın altında herkes tırnaklarını gizliyor.
Tüm bunların ortasında film, akademinin yüksek tavanlı salonlarını kapana dönüşmüş bir arena gibi sunuyor. Burası, zekânın meziyetten çok silaha dönüştüğü bir yer. Bu noktada Guadagnino’nun üniversiteyi resmetme biçimi, entelektüel elitin kırılganlığını ve kibrini aynı anda dramatize eden karanlık bir hiciv niteliği taşıyor.

Hakikatle Güven Arasında Kaybolmuş Bir İnsan Üçgeni
Filmin omurgasını oluşturan üç karakter — Alma, Maggie ve Hank — güven, güç ve manipülasyon kavramlarının arasında sıkışmış bir dinamiğe sahip. Alma’nın Maggie’ye duyduğu mentorluk arzusu ile Hank’e duyduğu yakınlık arasındaki çizgi, hikâyenin tüm gerilimini belirliyor. Her iki taraf da Alma’nın kendi yanında olacağını varsayıyor, fakat Alma’nın gerçek motivasyonları giderek bilinmezleşiyor.
Maggie’nin Hank’e yönelik suçlaması, filmin inciting incident’ı (protagonistin nihai arzusunu bilinçli veya bilinçsizce tetiklediği, filmin ana olay örgüsünü ilk ateşleyen sahne) olsa da, Guadagnino’nun amacı “gerçek hangisi?” sorusunu çözmek değil. Bunun yerine film, iddianın yankıları üzerine kurulu bir psikolojik çatışma alanı yaratıyor. Alma’nın yüzündeki donuk ifade ve durmaksızın tereddüde düşmesi, hakikatin yerine kendi çıkarlarını koymaya alışmış bir figürü ortaya çıkarıyor.
Hank ise Garfield’ın performansıyla rahatsız edici derecede “çekici ama yanlış” bir portre çizmekte. Hank’in fiziksel alan kaplayan varlığı, samimiyeti manipülasyonla karıştırdığı anlarla birleşince, izleyiciyi sürekli tetikte tutuyor. Onun öfkesi, savunması ve çelişkileri, filmin tarafsız duruşu nedeniyle hiçbiri tam anlamıyla doğrulanmayan ama hepsi olası görünen bir karakter oluşturuyor.
Maggie ise zıt çizgilerden oluşan bir karakter: Hem kırılgan hem hesapçı, hem mağdur hem de potansiyel manipülatör. Edebiri’nin “çalışılmış kaygı” performansı, Maggie’nin kendisi hakkında bile tam bir doğrulukla konuşmadığını hissettiriyor. Film, Maggie’nin sosyal adalet jargonunu bir savunma kalkanı olarak kullanması ihtimalini dramatik bir gerilim unsuru olarak işlemekte oldukça başarılı.
Üç karaktere de bakıldığında, aslında hepsi güvenilmez anlatıcı işlevi görüyor; film seyircinin güven duygusunu sürekli sabote ediyor. “Kim doğruyu söylüyor?” sorusu hiçbir zaman cevaplanmıyor, çünkü filmde hakikat, tarafların çıkarları kadar eğilip bükülen, devamlı soru işaretleri oluşturan kırılgan bir yapı aslında.

Guadagnino’nun Provokasyonu, #MeToo Sonrası Bir Ahlaki Grilik Deneyi
After the Hunt, #MeToo sonrası döneme geç kalmış bir film gibi hissettiriyor; ki film de zaten bunu bilerek kabullenmiş. Guadagnino, taze öfkelere oynayan bir anlatı kurmak yerine, bu tartışmaların artık uyuşmuş birer refleks haline geldiği bir dönemi temsil ediyor. Dolayısıyla After the Hunt daha çok “sonrası”na, bir nevi yankıların zaman içindeki erozyonuna odaklanıyor.
Bu bağlamda Nora Garrett’in senaryosu, suçlama ve savunma, mağduriyet ve iktidar arasında keskin bir çizgi çizmiyor. Aksine, herkesin hem fail hem mağdur olabileceği bir etik gri alan yaratıyor. After the Hunt, bu konuda ahlaki açıdan bir taraf tutmadığından, hatta bundan kaçındığından dolayı bazı seyircileri rahatsız edebilir; ancak Guadagnino’nun niyetinin provokasyon olduğu fazlasıyla açık.
Woody Allen estetiğini çağrıştıran açılış jeneriği de bu provokasyonun bir parçası zaten. Çünkü güncel hassasiyetlerin üzerine buz gibi bir ironi serpiyor. Hem izleyiciyi kışkırtıyor hem de hikâyenin geçtiği dünyanın kendi kendine kapanmış ahlak anlayışını apaçık ortaya koyuyor. Bu jest, filmin tonunu belirleyen ilk hamle.
Senaryo, her ne kadar zaman zaman tutarsızlıklar barındırsa da, karakterlerin birbirine çarpan kırık aynaları üzerinden #MeToo sonrası güç dengelerine dair etkili sorular da soruyor: Bir suçlama kimin hayatını daha çok değiştirir, suçlayanın mı, yoksa suçlananın mı? Peki kurumlar kimi korur? Ya da hakikat hangi noktada yalnızca stratejik bir hamleye dönüşür?
Film elbette tüm bu soruları tam olarak yanıtlamıyor; hatta çoğunu havada bırakıyor diyebiliriz. Ancak bu belirsizlik, tam da filmde süregelen tartışmaların merkezine oturuyor. Böylece After the Hunt, meseleyi çözüme değil, çatışmanın problematik doğasına odaklayarak izleyiciyi bilinçli bir huzursuzluğa itiyor.

Oyuncu Performansları ve Eksik Kalan Dramatik Bütünlük
Julia Roberts’ın Alma performansı, kariyerinin en sert, en donuk ve en keskin işlerinden biri. Roberts bu filmde ışığını tamamen söndürerek adeta başka bir oyuncuya dönüşüyor. Yorgun, kırılgan, öfkeli ama aynı zamanda manipülatif bir figür çiziyor. Karşılaşacağınız şey, kırılganlığını dışa vurmamak için kendini taşlaştıran bir karakter portresi.
Ayo Edebiri ise filmdeki en tehlikeli enerjiye sahip. Gözlerindeki kaygı ile hesap arasındaki o ince çizgi, Maggie’yi hem empati duyulabilir hem de güvenilmez bir figür yapıyor. Film onun karakterini tam olarak çözmüyor; bu da yine başka bir bilinçli tercih gibi işliyor. Bazı seyirciler bakış açılarına göre bunu eksiklik görebilir, ama bazıları ise bunu “çekici bir gizem” olarak tercih edecektir.
Andrew Garfield’ın Hank’i ise filmin en ilginç kırılma noktalarından biri. Garfield, karakterinin “iyi adam imajı” ile davranışlarındaki potansiyel toksisite arasındaki çatışmayı büyük bir incelikle oynuyor. Hank’in kendisiyle alakalı ne kadarını gösterdiğini, ne kadarını gizlediğini izlemek bile başlı başına bir gerilim yaratmakta.
Ancak filmin dramatik yapısı, bu güçlü performansları bir bütün halinde taşıyamıyor. Senaryo yer yer kopuk, motivasyonlar zaman zaman karmaşık ve olay örgüsü gereğinden fazla gecikmeli ilerliyor. Özellikle finaldeki yüzleşme sahnesi, okları çakıştırmak yerine yeni soru işaretleri yaratmayı seçiyor. Bunca soru işareti de bir yere kadar işe yarıyor, bu yüzden finalde bazı cevaplara daha fazla yer verilebilirdi.
Bu nedenlerden dolayı After the Hunt, oyunculuk düzeyinde güçlü ama yapı olarak sallantılı bir film. Kendini tam ifade edemeyen, ama atmosferi ve tonuyla akılda kalan bir yapım. Kimi için cesur, kimi için ise kafası karışık bir post-#MeToo anlatısı olacaktır. Belki de Guadagnino’nun da istediği buydu: Nitelikten çok tartışma yaratmak.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar