Bir sinemasever olarak çeşitli türlerde filmleri seviyorum. Bunlardan birisi de “kendini iyi hisset” filmleri. Son günlerde Netflix’te gösterime giren ve bu türe ait olduğundan pek de emin olmadığım bir film var: Joy. Bu film bir “kendini iyi hisset” filmi mi bilmiyorum ama bitince kendimi gerçekten mutlu hissettiğimi fark ettim.
Joy, dünyanın ilk tüp bebeği olan Louise Brown’ın doğum sürecini anlatan bir film. Üç doktorun üzerinde çalıştığı ve çeşitli zorluklarla sınandığı bir süreç bu. Türkçede neşe, keyif, sevinç gibi anlamlara gelen “joy” kelimesi de dünyanın ilk tüp bebeğine verilen göbek adı.
Yönetmen koltuğunda Sex Educaiton dizisinden tanıdığımız Ben Taylor yer alırken, filmin senaryosunu ise Jack Thorne, Rachel Mason ve Emma Gordon’dan oluşan bir senaryo ekibi yazmış.

İlham Veren Bir Hikâye
Yukarıda da belirttiğim gibi film üç doktorun verdiği mücadeleyi konu alıyor. Biyolog Robert Edwards (James Norton), cerrah Patrick Steptoe (Bill Nihgy) ve laboratuvar yöneticisi Jean Purdy (Thomasin McKenzie) klinik embriyoloji alanında uzmanlaşmış bir ekip olarak yeni bir tıbbi alana öncülük eder. Bu yeni alan elbette tüp bebek doğumudur. Çalışmaları sırasında tıbbi kuruluşlardan neredeyse hiç destek alamazlar. Tıbbi Araştırma Konseyi, kısırlık tedavilerinin önemini küçümser ve aşırı nüfus sorununu gerekçe göstererek bu alanda araştırma yapmayı gereksiz bulur. Araştırma fonlamasından sorumlu komite, daha büyük bilimsel yenilikler ararken, ekibin çığır açıcı çalışmalarının önemini anlamakta başarısız olur.
Ekibimizin mücadele ettiği tek konu doktorlara karşı değildir. Halktan gelen tepkiler de vardır. Çünkü halk için bir yumurtanın dışarıda döllenmesi demek anlaşılabilir bir şey değildir. Bu konuda Robert Edwards sık sık basına açıklamalar yapmak ve bu konuda halkı sakinleştirmek zorunda kalır. Film gerçek olaylardan ilhamla kurgulanmış olduğu için içerisindeki isimlerin çoğu da gerçektir. Hatta bir ara Edwards, Nobel Ödüllü James Watson ile bir televizyon programında tartışmaya katılır. Watson halktan yana değildir ama ekibimizi de ciddiye almaz. Yapılacak bu çalışmanın bazı problemli çocukların doğumuna sebep olabileceğini söyler. Ekibimizin halk tarafından anlaşılmaması yetmezmiş gibi bir de elini güçlendirecek “bilimsel” bir itiraz gelir. Bu da yetmez. Neredeyse tüm toplumlar için önemli bir tabu olan “din” de işin içine girer. Bir yumurtanın insan bedeni dışında döllenmesini denemek bile Tanrıya karşı yapılmış bir çalışmadır. Film boyunca bu üç doktor tüm bu tepkilere karşı mücadele edip başarılı olmaya çalışır. Hatta filmin bir bölümünde Purdy, annesinin onayını alamaz ve papaz tarafından hatalarını kabul ederek Tanrı’ya dönmesi için uyarılır.
Film, tıbbi prosedürlerin detaylarını gösterirken, sadece araştırmacı ekibe değil, aynı zamanda acılı süreçlere gönüllü olarak katılan kadınlara da odaklanır. Çünkü filmde çocuğu olmayan pek çok kadın “denek” olarak ekibimize yardımcı olmaya çalışır. Hamilelikleri garanti olmasa da fedakarlık yapmaktan çekinmezler.

Hikâyeden Etkilenmemek Zor
Toplumların ürettikleri sanatlar kendilerini yansıtır. Bu şüphesiz bir gerçek. Fakat bu yansıma sadece üretim aşamasında değil tüketim aşamasında da etkili olabilir. Ne anlatmaya çalışıyorum? Filmi izlerken ülkemizin son dönemlerinin en büyük gündemi olan “yeni doğan çetesi” aklımdan bir an olsun çıkmadı. Sinemanın sadece “izlenen” değil aynı zamanda “deneyimlenen” de bir sanat olduğunu düşünürsek bunu hissetmem anormal bir durum değil sanırım. Hatta bu yazıda bunlardan bahsetmem de anormal değil sanki. Bir tarafta yıllarını bir çiftin kucağına bebek verebilmek için harcayan doktorlar varken diğer tarafta “yeni doğan çetesi” gibi ne yaptıklarını bile söylemekten geri durduğum tuhaf yaratıklar var.
Tüm bunları düşünerek filmi izleyince Joy’dan etkilenmemek çok zor. Film sadece bir başarı hikâyesi değil, insanı içine alan sıcak da bir mücadele hikâyesi.

Sadece Hikâyesi İyi Değil
Ben Taylor deneyimli bir yönetmen. Bunun kendisi de farkında. Bunu da en iyi hikâyeye uygun kullandığı teknik unsurlarla anlıyoruz. Her şeyden önce filmin renginden bahsedeyim. Film, 1970’li yılların ruhunu iyi yansıtan sıcak bir sarı renk üzerine kuruluyor. Bu sarı renk en keyif kaçırıcı sahnelerde bile azalmıyor ve bizi hep filmin atmosferi içinde tutuyor. Karakterlerimiz ne kadar zorluklarla karşılaşsa da bu sarı renk umutlu olmamızı sağlıyor.
Bir diğer önemli şey de filmin sinematografisi. Görüntü yönetmeni Jamie Cairney kamerasını çok hareketli kullanmaktan kaçınıyor. Bizi karakterlere yakın hissettirmek için onlara yakın tutuyor. Filmin ruhuna çok uygun çalışıyor. Zaten Cairney, Ben Taylor ile Sex Education’da da beraber çalışmış birisi. Bunu da zaten film boyunca hissediyoruz.
Bir sperm hücresinin mikroskop görüntüsüyle açılan film, ekibimizin ilk başarılı tüp bebeklerine “Joy” ismini vermesiyle bitiyor. Film kendini tastamam tamamlıyor. Final sahnesinden sonra da gerçek fotoğraf kareleriyle hikâyenin gerçekliğine dair notlar okuyoruz.

Biz “Kendini İyi Hisset” Diyelim
Yazının başında da bahsettiğim gibi Joy’a “kendini iyi hisset” filmi diyebilir miyiz bilmiyorum. Ben filmi izlerken başından sonuna kendimi sürekli kendimi iyi hissettim. Bu sebepten kendini iyi hisset filmi demekten geri kalmak istemem. Tabii film her şeye rağmen bir biyografi filmi. Bunu da atlamamak gerek.
Joy gerçek hayat hikâyelerini izlemeyi sevenlerin beğeneceğinden emin olduğum iyi bir film. 2024’de izlediğim filmler içerisinde en iyi filmler içerisinde mi bilmiyorum ama en keyifli filmlerden olduğu muhakkak.
Can Ahmet Çelik‘ın diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar