Paolo Sorrentino, son filmi The Hand of God’dan (2021) sonra güzellik ve gençlik kavramları odaklı Parthenope ile Napoli semalarına geri dönüyor. Ülkemizde 27 Aralık’ta vizyona girecek film, dünya prömiyerini 77. Cannes Film Festivali’nde yaptı. Sorrentino’nun doğduğu şehre bir aşk mektubu niteliğindeki Parthenope, yönetmenin Youth (2015) ve The Grand Beauty’deki (2013) temalarından çeşitli izler taşıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Celeste Dalla Porta, Stefania Sandrelli, Gary Oldman, Silvio Orlando, Luisa Ranieri, Isabella Ferrari, Silvia Degrandi gibi isimler bulunuyor.
Sorrentino, 1950 yılının başında Napoli’de güneşin denize vuran sarı renkleri eşliğinde dünyaya gelen çekici Parthenope’nin günümüze ulaşan yolculuğunu esas alıyor. Etrafındaki herkesin ilgisini çeken Parthenope’nin odağında yalnızca John Cheever’ın kitapları ve sigara eşliğinde güneşlenmek vardır. Hem kendisine aşık olarak büyüyen hizmetçinin yetişkin oğlu Sandrino hem de kendisine karşı doğal olmayan bir yakınlık besleyen ağabeyi Raimondo’nun arzusuna kayıtsız kalmaya çalışan Parthenope, ideallerini süsleyen arkeoloji bölümünde akademisyen olmayı istemektedir. Raimondo ve Sandrino ile gittikleri Capri tatilinde başlarından geçecek olaylar hikayenin belirleyici unsuru olacaktır.

Parthenope ve Afrodit’in İzleri
Parthenope, 1950’de Fransa’nın ünlü Versay Sarayı’ndan geldiği iddia edilen altın yatağın Napoli’ye taşınmasıyla ve tıpkı Afrodit’in (Venüs) deniz köpüğünden çıkması gibi, Parthenope’nin Napoli’nin durgun denizinde doğmasıyla açılıyor. Sorrentino, şehrin önceki adı olan, aynı zamanda İtalya mitolojisinde denizkızı (siren) anlamına gelen Parthenope’i, Napoli ile iç içe geçen bir metafor olarak kullanıyor. Hemen sonraki sahnede büyüdüğünü gördüğümüz Parthenope’nin güzelliği ile göz kamaştırdığı sekans, onun güzellik, aşk ve arzu tanrıçası edasında şekillenen tasvirini gözler önüne seriyor.
Sorrentino sinemasının temel taşları olan Napoli’nin görsel güzellikleri, deniz, yaz, gençlik ve yaşlanma temaları, egzotik müzikler ve hayatı sorgulama isteği, Parthenope anlatısı ile bir kez daha ön plana çıkıyor. Sorrentino, Parthenope ile güzelliğinin baş döndürücü etkisi eşliğinde bir kadının kendi benliğini keşfetme deneyimini ele alıyor. Parthenope, erkekler ve kadınlar için cazibe odağı olmasının yanında geriye kalan tutumlarını şekillendirmeye çalışıyor. Karakterin davranışları ve düşünceleri Parthenope’nin etrafındaki karakterlerin çeşitli profilleriyle aynı genişlikte ilerlemiyor. Yönetmenin başrolüne aldığı kadın karakterine yönelik bakış açısı oldukça dar bir alanda şekilleniyor. Napoli, Capri gibi yerler iyi sinematografi ve iyi müziklerle ne kadar göze hitap ediyor olsa da, sorunlar Parthenope karakterinin kısıtlanmış tasviri ile başlıyor.

Bir Kadının Kısıtlı Yolculuğu
Film kendisini birçok dala ayırıyor. Ayrı ayrı hikayeleri Parthenope odağında felsefi ve yeri geldiğinde egzotik tonda şekillendirmek istiyor. Konuların şekillenişi çoğunlukla Parthenope’a olan arzu etrafında olsa da, Sorrentino bu yolculuğu destansı bir özgürlük yolculuğu olarak görüyor:
“Efsanevi bir film yapmak istedim, modern bir kahramanın destanı. Ve modern bir kahramanı düşünürken, bu kahramanın bir erkek değil, bir kadın olduğunu doğal olarak hissettim, birçok sebepten ötürü. Çünkü bugün kadınların yaptığı yolculuğun, geçmişte erkeklerin destansı ve kahramanca yolculuklarından çok daha kahramanca olduğunu düşünüyorum. Bu destansı bir yolculuk engellerle, önyargılarla dolu bir yolculuk. Kadınların yaptığı bu yolculuk inanılmaz derecede cesur bir yolculuk. Çünkü bu sadece özgürlük hakkını savunmakla ilgili değil; her ne pahasına olursa olsun özgürlükte ısrar etmenin sonuçlarını anlamakla da ilgili. Bu sonuçlar çoğu zaman yalnızlık olabilir.”
Parthenope üzerinden yönetmenin belirlediği “bir kadının cesur yolculuğu” filmde düşünüldüğü gibi işlemiyor. Parthenope, çoğu zaman gerçekçilikten uzak bir karakterizasyona sahip. Bu engel, Sorrentino’nun ilk kez merkezine aldığı kadın karakter tasviri sebep olmuş gibi gözüküyor. Filmde kadına olan bakış açısı hikayesinin çeşitlilikli yollarından uzak, fazla stereotipik ve oldukça kısıtlayıcı. Olay örgüsünün ayrıldığı her bölüm, karaktere bir gelişim değil yalnızca yerinde sayma olanağı tanıyor. Parthenope, filmin içerisinde zeki bir kadın olarak hayatını ve sahip olduğu enerjiyi antropolojiye adıyor olsa da, anlatımın bu hikaye gelişimine; Garry Oldman’ın canlandırdığı oldukça sıkıcı bir karakter olan John Cheever’in felsefi diyalogları kadar ayıracak bir vakti yok.

Napoli’nin Ruhu
Parthenope özelinde karakterin fikirsel yapısını anlamlandırmak oldukça zor. Diyalogların olduğundan derin tutulma isteğiyle kelimelerin edebi vurgusunun yetersizliği çoğu zaman bütünleşmiyor. Hikayeye eklenen her yeni karakter ve Sorrentino sinemasında sıkça karşılaştığımız diyalektik diyaloglar, hayat üzerine alışagelmiş sıkıcı aforizmalar odağında kurgulanarak iyi bir ritim oluşturmuyor. Sorrentino, yaratmak istediği cesur kadın profiline olan odaklanması sebebiyle Napoli’ye gökyüzüne ve onun yanında görünmez kalan bizlere, yani insanlığa dair bir bakış sağlamanın yolunu unutuyor. Geride kalan karakterlerin davranışlarının çoğu kurgu olduğunu oldukça hissettiriyor.
Yönetmenin atmosferi sağlama konusundaki görsel çabasının önüne, sahip olduğu etkenlerin yapaylığı geçiyor. Şehrin ruhu ile Parthenope’yi bir tutma isteği fazla eril bakış açısı altında belirginleşiyor. Yönetmenin gözünde cesur bir kadın anlatısı olarak görünen bu hikâye, aslında Sorrentino‘nun, kadın bakış açısıyla örtüşmeyen şehre dair yorumunun bir yansıması. Film ikinci yarısıyla şehri daha fazla odağına alarak mekansal perspektifini genişletiyor. Ancak Parthenope’ye dair anlatı bir o kadar kısıtlanıyor. Parthenope’nin bir arzu nesnesi olması dışında karakterine dair oldukça az fikre sahip oluyoruz. Dolayısıyla filmin gücünü hissettirdiği kısımlar Parthenope’nin niyetlerini daha iyi anlayabildiğimiz anlardan olan, Carpi’deki Sandrino ve Raimondo ile geçen sahneler oluyor.

Efsane ve Gerçeğin Anlatımı
Efsaneye göre, Parthenope, Odysseus’un kendisine karşı koyup şarkısına kapılmamasının ardından hayal kırıklığına uğrayarak kendini denize atar. Tıpkı bunun gibi Raimondo’da Parthenope’nin kalbini kazanamadığını düşünerek kendisini bir uçurumun kenarından aşağıya bırakır. Sorrentino’nun bu efsaneden etkilendiği bilinmez ancak, filmin Raimondo’nun cenaze sahnesindeki cenaze alayının yolunu tıkayarak dezenfektan fışkırtan bir kamyondan sonra düşüşün başladığını söylemek mümkün. Kamyon o seneler içerisinde yaşanan kolera salgınını hatırlatma görevinde olsa da, bu görsel oyunun yeri ve niyeti, olay örgüsündeki ilerleyişten ve hikayenin temposundan oldukça farklı bir noktada kalıyor.
Buna benzer bir sahne olarak; filmin sonuna doğru Parthenope, profesörü Devoto Moratta’nın yalnızca kapısı kapalı bir odadan kahkahalarını duyduğumuz oğluyla tanışır. Odaya girdiğinde içerideki devasa büyüklükte bir insanla karşılaşır. Parthenope, şişkin bir vücut ile tasvir edilen Moratta’nın oğlunu gördüğünde gözleri dolar ve korkmuş bir şekilde ona doğru yaklaşır. Görünümünün altında bir deniz gibi tuz ve suyun yattığı açıklanır. Bu gösterim Sorrentino’nun gözünde koşulsuz sevgiye ve bağlılığa yönelik derin bir anlam taşıyabilir. Ayrıca, Parthenope özelinde metaforik bir anlam kurmak istediği söylenebilir. Fakat, bu bakış açısı, durumu yalnızca farklı bir estetik dille göstermenin ötesine geçmiyor ve anlam olarak bir yenilik taşımıyor.

Tekrarlama ve Sinematografi
Parthenope hikaye boyunca birçok karakterle yolu kesişse de, kendisine yönelik çekim hissetmeyen iki karakter daha fazla ön plana çıkıyor; John Cheever ve Devoto Moratta. Parthenope için Morotta’nın yeri daha ön plandadır. John Cheever’ın karakteri için Garry Oldman elinden geleni denese de, karakterin karikatürize yazımı adeta bir parodi gibi gözüküyor.
Alkolik, depresif ve karamsar bir yapıya sahip olan Cheever’ın yeri Parthenope için önemlidir. Zira üniversitedeki başarıları ve akademisyen olurken yaptığı çalışmalarında gördüğümüz tek kitap Cheever’ın kitabıdır. Ancak Cheever’a dair kötü karakter yazımı başlıca diyaloglarına yansır. “Güzellik savaş gibidir, kapılar açar.” Cümlesi gibi niteliksiz ve sığ cümleleri dinlemek Gary Oldman’ın kullanımına dair de bir sınırlama sağlar. Morotta ise hikayenin diğer tarafındadır. Parthenope ile daima işbirliği kurar ve ona eğitimi içerisinde yardımcı olur. Ancak onun karakter olarak aktarımı da Parthenope’nin ne kadar zeki olduğunu belirtmekten ileriye gitmez.
Hikaye arkının uğradığı dar bakış açısının yanı sıra negatif unsurlarından birisi de tekrarlamalar oluyor. Bu tekrarlamalar hikaye için ön planda yer alıyor olsa da, teknik unsurlar için de geçerli bir durum. Sorrentino’nun müzik seçimleri hikayenin destansı yapısıyla oldukça uyumlu. Ancak belirli bir noktadan sonra yaşanılan durumla bağlantısız müziklerin birbirini tekrar ettiğine şahit oluyoruz. Parthenope’nin şehrin içerisinde savrulurken yaşadığı duygu değişimleri ve yakınlaşmaların olduğu olay örgüsü, her yeni karakterde benzer şekilde ele alınıyor.
Bir noktadan sonra film, aynı müziğin arka fonda döndüğü, Parthenope’nin karakterinden bağımsız olay örgülerini tekrarladığı bir hale bürünüyor. Hikaye kendini tekrar etmeye devam ederken film sonunu bir şekilde bağlayamıyor. Anlatıda kopukluğun ve yüzeyselliğin iyice kendini gösterdiği aşamada bir zaman atlaması daha yaşayarak, Parthenope’nin emeklilik yaşına geldiği bir ana atlıyoruz. Bu noktada Sorrentino, Parthenope’yi geçmişiyle yüzleştirerek duygusal bir kapanışa doğru ilerlemek istiyor. Ancak bu sahne, yönetmenin yaratmak istediği duygusallıktan ziyade, sözünü tamamlayamayan ve finalini net bir şekilde yapamayan bir anlatı izlenimi veriyor.
Şehre Görsel Bakış ve Esinlenmeler
Sorrentino’nun The Hand of God’dan (2021) sonra yeniden çalıştığı görüntü yönetmeni Daria D’Antonio, filmde iyi bir iş çıkarıyor. Filmin şehirle bütünleştiği noktalar, kadrajın şehri yalnız bir şekilde odağına almak istediği yerlerde oluşuyor. Seçilen müzikler filmin çoğunluğunda atmosfere katkı sağlıyor. Celeste Dalla Porta, The Hand Of God’daki (2021) Fabietto Schisa gibi kariyerinin ilk filmi olmasına rağmen filmin istediklerini rahatlıkla yerine getiriyor.
Anlatının birtakım noktalarda bazı filmleri andırdığını söylemek gerekiyor. Söz konusu yaz, deniz, dans, iki genç erkek tarafından arzu nesnesi olan bir kadın olunca akıllara Alfonso Cuaron’un kült filmi Y Tu Mama Tambien (2001) geliyor. Özellikle Carpi’de Sandrino ve Raimondo‘nun Parthenope ile yakınlaştığı sahne Julio, Tenoch ve Luisa’nın unutulmaz dans sahnesini hatırlatıyor. Ayrıca Raimondo’nun intiharına yol açan Parthenope ile ilişkisi, Bertolucci‘nin The Dreamers (2003) filminde, depresif kardeşi ve arkadaşları Sandri ile yaşadığı ensest ilişkiyi andırıyor. Yönetmenin Youth (2015) ve The Grand Beauty’deki (2013) ele aldığı gençlik ve güzellik kavramlarını Parthenope karakteri ile birleştirmeye çalıştığını söylemek mümkün.
Paolo Sorrentino‘nun yaratmak istediği Parthenope, Napoli’ye olan aşkıyla öne çıkarken, karakter ve anlatı derinliğinde yetersiz kalıyor. Parthenope‘nin kısıtlı karakterizasyonu, kadına dair cesur bir destan olma iddiasını zayıflatırken, hikaye mitolojik göndermeler ve diyalog yazımı özelinde sınıfta kalıyor. Kendini tekrar eden anlatı ve kopukluklar, Sorrentino’nun modern bir mit yaratma hedefini tam anlamıyla gerçekleştiremediğinin tezahürü oluyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar