0

The Conjuring evreni ilk filmden bu yana büyüyen ve genişleyen, modern korku sinemasının en gözde serilerinden biri olarak tarihte yerini aldı. Ne var ki, The Conjuring’in ilk iki filmi dışında çıkan yapımlar çoğu izleyicinin gözünde hayal kırıklığı yarattı diyebiliriz. O ilk iki filmin yarattığı korkutucu etkiden uzak kaldığı görüşünde oldular. Benim şahsi görüşüm ise The Conjuring üçlemesini saymazsak, evrenden çıkan spin-off filmler arasında en sevdiğim Annabelle: Creation olmuştu.

Shazam! dışında çektiği kısa korku filmleri ve özellikle Lights Out ile kendinden söz ettiren David F. Sandberg mis gibi iş çıkarmıştı o filmde. O yüzden biraz değerinin bilinmediğini düşünürüm. Şu an ise spin-off’lar arasında yeni bir favorim var, o da The Nun 2. İlk filmi dünya çapında hayal kırıklığı yaşatan The Nun, devam filmiyle bu kez turnayı gözünden vurmuş. Eminim yine sevmeyeni çok olacaktır fakat ben tamamen tersini düşünüyorum. The Nun 2, The Conjuring evrenine bayağı yakışmış.

Çok Daha Heyecanlı, Gizemli ve Sürükleyici

Taissa Farmiga’nın Irene olarak geri dönmesi beni apayrı mutlu etti. Çünkü ilk filmdeki nadir iyi şeylerden biri de onun performansıydı. Yine şok edici cinayetler Avrupa’da yankı bulmaya başlarken, olayları araştırmak için çağırılan Irene’in yolcuğu ise bu kez Fransa’ya uzanıyor. İlk filmden pek de uzak olmayan bir zaman diliminde geçen The Nun 2, Valak’ın yarattığı ve yaratabileceği dehşetin gücünü gözler önüne sermekte oldukça başarılı. Ayrıca Valak’ın oluşumunu, eylemlerinin amacını keşfedebileceğiniz bir bütünlük de sunuyor ve her şey, çok daha korkutucu boyutlara ulaşıyor.

The Nun 2, cehennemden bir tutam da dünyaya getiriyor. Yatılı okulun karanlık köşelerinde varolan dehşetin uyanması öykü içerisinde adım adım yükselirken, filmin ilk yarısı yavaşça içine alıyor, ikinci yarı ise şaşırtıcı derecede düşmeyen, anbean yükselen tempoya davet çıkarıyor. Keşfetmesi zevkli gizemler, adrenalini damarlarınızda hissettiğiniz anlar ve nasıl sona ulaşacağınızı anlamayacağınız bir sürükleyicilik. Şu konuda açık olayım, evet The Nun 2 senaryo içerisinde daha iyi olabileceği pek çok potansiyel de taşıyor. Yani izledikten sonra detaylıca düşünürseniz eminim takıldığınız yerler de olacaktır. Fakat sahip olduğu içeriğin iyi yönlerini harika kullanabilmesi, doruk noktasına başarılı biçimde ulaşması ile de kusurlarını kafa kurcalamaktan uzak tutabiliyor. En azından benim nezdimde böyle olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Belki de bu yüzden sevdim.

Sen Kötülüğü Arkanda Bıraksan da, Kötülük Peşini Bırakmaz

Jonas Bloquet de bir kez daha Maurice, yani nam-ı diğer Frenchie olarak geri dönüyor. Biliyorsunuz ki ilk filmdeki kahramanlardan biri kendisiydi ve Irine ile birlikte Valak’ı alt etmişlerdi. Ya da öyle sanıyorlardı diyelim. Çünkü ikisi de farkında değildi fakat dehşet ve kötülük Frenchie ile bir olmuştu. Artık Frenchie nereye gitse, kötülük onunla gelecekti. Kötülüğü arkasında bıraksa da, kötülük Frenchie’nin peşini bırakmamıştı. Frenchie’nin yolu ise yatılı okula düştüğünde ve orada çalışmaya başladığında, karanlık artık o okulun üzerine düşmüştü.

Harika bir açılış sahnesiyle izleyicileri direkt içine çeken The Nun 2’nin seyir zevkinin bu kadar yüksek olmasında en büyük etmen, kesinlikle paralel öykülenmeye bağlı. Irine’in kabusları ve psikolojisi birbirinden kötü haldeyken, onun geçmişten arınma sürecine şahit olduğumuz anlarda, diğer yandan da Frenchie’nin okulda kalmasıyla başlayan dehşete tanık oluyoruz. Yani olayların birbirine bağlandığı ana kadar, iki ana karakterin farklı noktalardaki, farklı heyecanlarını, farklı korkularını izliyoruz ve böylece her şey daha da akıcı hale geliyor. İzleyici için bu bir “taşlar şimdi yerine oturdu” noktasına gidebilecek dedektif öyküsü olabiliyor. Dedektif ise bizleriz.

Yönetmen ve Senarist Kadrosunun Değişimi İşe Yaramış

Önceki filmden farklı olarak bu kez yönetmenlikte Michael Chaves, senaryo kadrosunda ise Ian Goldberg, Richard Naing ve Akela Cooper üçlüsü var. Eğer bundan birkaç yıl önce Michael Chaves ismi geçseydi, bayağı önyargılı olurdum, çünkü bana göre The Conjuring evrenin ilk Annabelle filmiyle birlikte en zayıf halkası olan The Curse of La Llorona’nın yönetmeniydi. Bence her açıdan çok zayıf bir yapımdı.

Sonrasında The Conjuring: The Devil Made Me Do It’in yönetmenliğini yaptığından, The Nun 2 haliyle umutlandım. Çünkü The Devil Made Me Do It, ilk iki film kadar etkili olmasa da kendi içerisinde oldukça iyiydi. Michael Chaves’e beni hayal kırıklığa uğratmadığı için de teşekkür ederim. Kendini geliştirip en iyi yönetmenliğini de The Nun 2’de yapmayı başarmış. Özellikle atmosfer yaratımı çok başarılıydı ve bence zaten hali hazırda yeterli olan bir senaryoya yönetmenliği ile seviye atlatmış. Bunda Marco Beltrami’nin nefis müziklerinin de rolü yok diyemem. Film için harika besteler ortaya koymuş.

Mid-Credits İçin Bekleyin

The Nun 2’nun bitmesinin hemen ardından ürkütücü siyah-beyaz görüntülerle birlikte kapanış jeneriğine tanık olmanızı isterim. Filmin hemen ardından o görüntülere de bakmak rahatsız etmiyor değil. Sonrasında ise tanıdık yüzlerle karşılaşacaksınız. Kim bilir, belki de sonraki The Conjuring filmi için bir tutam heyecan serpiyorlardır? Bekleyip görmenizi içtenlikle tavsiye ediyorum.

Ferit Doğan‘ın bütün yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Gölgenin Ardındaki Hayalet: Anne Rice’s Mayfair Witches

Previous article

The Exorcist: Believer 6 Ekim’de sinemalarda!

Next article

You may also like

Comments

Leave a reply