Hayal edin. Evinizden fersahlarca uzaktaki bir şantiye alanında ve alanı çevreleyen çitlerin dışında duran iki kişi var. Hava karanlık. Geceyi bölen tek ses bekçilerin çığlıkları. Her şeyin yolunda olduğunu söylüyorlar. Oysa değil. Havada giderek yoğunlaşan tehlike asılı. Çitin dışındaki kişi, kardeşinin cesedini istiyor. Çitin çevrelediği şantiye tarafındaki beyaz adam ise “Bugün git, yarın gel,” diyor. Şairane sözcükler dökülüyor siyah adamın ağzından. Bir anne için cesedi bugün almakla yarın almak arasında çok fark olduğunu söylüyor. Karanlıkta yüzünü gizliyor, kendini göstermiyor.
Bir tiyatro oyununun dinamiklerine uygun ilerliyor her şey. Kamera da bunu destekliyor, geniş açıya geçmiyor. Konuşan karakteri sırayla odağına alıyor. Bu sırada izleyiciye tekinsiz atmosferin ardındaki sırrı anlamaya çalışmak düşüyor. Pek çok soru uzunca süre cevapsız kalıyor: Neredeyiz, başımıza neler gelecek, bu insanlar da kim…
Claire Denis, senaryosunu tamamladığını 2023’te duyurduğu son filmi The Fence’te izleyicisini bu tür soruların ortasına atıyor. Bernard-Marie Koltes’in Türkçeye Zenciyle İtlerin Dalaşı adıyla çevrilen oyunu, beyaz perdeye Claire Denis, Suzanne Lindon ve Andrew Litvack tarafından uyarlanıyor. Prömiyerini 50. Toronto Film Festivali’nde yapan The Fence’in başrollerini ise Isaach De Bankolé, Matt Dillon, Mia Mckenna-Bruce ve Tom Blyth paylaşıyor.
Bu yazı The Fence filmi hakkında spoiler içerebilir.

Ölüye Sahip Çıkma İnadı
Tarih boyunca ölmüş bedene sahip çıkmak bir mesele olagelir. Edebiyatta da önemli bir tema olarak karşımıza çıkar. Akla ilk gelen kuşkusuz ki Antik Yunan tragedyası Antigone’dir. Antigone, annesiyle evlendiğini anlayınca gözlerini kör eden babası Kral Oidipus’a Atina’ya kadar eşlik eder. Döndüğünde kardeşleri Eteokles ve Polyneikes’in taht için kavga ettiğini görür. Nihayetinde kardeşleri birbirini öldürür ve tahta dayıları Kreon geçer. Ne var ki dayısı, Polyneikes’in kurallara uygun gömülmesine izin vermez. Sophekles’in meşhur üçlemesinin son kitabı Antigone, kitaba ismini veren karakterin ölüyü gömmek için göze aldıklarına odaklanır. Kim ne derse desin ölüler, yanlış ellere bırakılamaz.
The Fence’te anlatılan Antigone’nin inadını hatırlatır. Alboury (Isaach De Bankolé) adında siyahi bir adam şantiyenin yakınlarında belirir. Başta izleyicinin anlam veremediği Noufia adının gizemi böyle çözülür. Alboury, kardeşinin neden öldüğünü, başına neler geldiğini, karşılığında onlara tazminat ödenip ödenmeyeceğini sormaz. Yalnızca kardeşinin ölü bedenini ister. Onu eve götürmeden annesi de ailesi de huzura kavuşamayacaktır. Film ilerledikçe Batı Afrika’da olduğumuzu, tecrit edilen bu şantiyenin petrol borularıyla bir ilişkisi olduğunu anlarız.
Dışarıdan gelen sömürgecileri temsil eden bir grup beyazın karşısına, sömürülen yerel halktan birinin dikilmesi cesaret ister. Alboury, politik gerekçeleri olmadan basit bir istekle oradadır. İsteği açık, net ve tektir. Bir nevi gözlemci, filmin yerinden oynamaz sabitidir. Horn (Matt Dillon), Cal (Tom Blyth) ve sonradan gelen Leone (Mia McKenna-Bruce), hikâyedeki yerlerini ararken Alboury, her şeyi bildiği halde susar. Varlığıyla huzursuz eden siyah adam, beyaz insanların kendi aralarındaki gerilimini görünür kılar.

Tersine Aşk Üçgeni
Horn (Matt Dillon) seyirciyle karşı karşıya geldiği ilk anda son derece umursamaz bir beyaz olduğu izlenimi verir. Tek derdi Alboury’i bir an önce başından savmak gibi görünür. Oysa geçirdiği kazanın izleri henüz tazedir. O coğrafyanın ondan götürdüğü uzvuna rağmen sigortadan aldığı parayla Afrika’ya dönmeyi seçer. Hastanede tanıştığı hemşire Leone ile evlenir. Avrupa’dan ayrılacağı zaman onun da gelmesini ister. Yeni gelin için hiçbir şeyin kusursuz olamayacağı bu ortam, Alboury’nin varlığıyla iyice tekinsizleşir.
İzleyiciye kronolojik akışa göre ilerlediği izlenimi veren The Fence, ana aksı oluşturan gecenin kör karanlığı dışındaki bazı anlarda geçmişe döner. Leone’nin Afrika’ya vardığı günü, Cal adındaki mühendisle etkileşimi üzerinden izleriz. Yanında silah olmadan adım bile atamayan Cal, vahşi ve yabani bir tutum seçer. Leone ise başına geleceklerden habersiz yüksek topuklu ayakkabılarıyla uçaktan iner. Çöllerden oluşan coğrafyada devamlı esen rüzgâr doğanın hakimiyetini hatırlatır. Leone beklentisinin ve çabalarının aksine ait olmadığı bu coğrafyada bocalayıp durur. Üstelik oradaki tek kadın olması, ona devamlı yanlış yerde olduğunu hatırlatır. Cal’in düşmanca tutumları da yardımcı olmaz. Çünkü Horn’un geçirdiği kazada penisini kaybettiğini bilen Leone’nin yine de oraya gelmesini öfkeyle karşılar.
Üçlü arasındaki iletişim, tersine bir aşk üçgeni gibi çalışır. Leone, çitin yakınlarında dolaşırken Alboury ile konuşur. Onu parlaklığını yitiren bir sikkeye benzeten Alboury, belki de filmin en isabetli yorumunu yapar. Leone, arzu nesnesi olmaktan çok Horn ile Cal arasındaki adı konulmayan erkekçe düşmanlığın ortaya çıkmasını neden olan bir aracı olarak konumlanır. Cal’in mühendis olmasına rağmen, onun gibi eğitimli olmayan Horn’un edindiği konuma duyduğu hınç, suç işleme motivasyonunu güçlendirir. Tam da bu nedenle, Alboury’nin kardeşinin katili olduğu ortaya çıktığında kimse şaşırmaz. Film boyu devam eden hesaplaşma bu tür örtbas etme mekanizmalarının fazlalığıyla şekillenir.

Bir Beyazın Kabusu
Tarih boyunca savaşlarla ve sömürüyle anılan Afrika’da geçen The Fence, coğrafya değişse de insanın aynı olduğunu gözler önüne serer. İlk sahnelerinde Nouafia’nın cesedinin başında bekleyen kişinin ağzından şu sözcüklerin dökülmesi ise filmin ilginç yanlarından birini oluşturur “Beyazlar, bir siyahın kabusunun böyle olduğunu hayal eder.” Bir beyaz tarafından öldürülmek ya da bir köpek tarafından parçalanmak olarak değerlendirilebilir anlatılan. Filmin yaptığı tersidir oysa. Bir beyazın kâbusu, bir çit gibi öylece dikilen ve hesap sorma cesareti gösteren siyahın varlığıdır.
Dahası filmin yüzde seksenini oluşturan karanlık, karakterleri eşitler. Ten rengi daha açık olanları açığa çıkarır. Bu yüzden de varlıkları gibi günahları da görünür. Alboury’nin gizlenme hakkı, siyah bekçileri de kapsar. Gece onları korur ve sakınır. Senaryonun beyaz insanların da sistemin mağduru olduğu, aslında orada olmanın onlara da ceza olduğu yönündeki yaklaşımı bile masumiyet devşirmeye yetmez. Batı dünyasında yaşanan işçi cinayetlerinde işverenin cezasını hafifleten gerekçeler burada da karşımıza çıkar. Ne var ki burada muktedir olan kendini kurtarmaya çalıştıkça daha da dibe batar.
Claire Denis’in Fransızca ismini Le Cri Des Gardes, İngilizcesini ise The Fence olarak belirlediği filmi, izleyiciyi de isim konusunda düşünmeye davet eder. İki başlık da filmi doğru tanımladığı gibi, hangi yönden bakıldığına göre anlam çeşitlenir. Zaten bu nedenle yapım süreci boyunca filmin ismi defalarca değiştirilir. Zira bekçi çığlıklarının örtemediği, çitin ise dışarıda bırakamadığı kadar derin bir çürümüşlük için iki ifadeden biri tek başına yetersiz kalır. Zaten tam da bu tematik boğuculuk yüzünden, izleyici huzursuz ola ola izlemeye devam eder. Tiyatroyu çağrıştıran kamera açıları, karakterlerle kurulamayan yakınlıklar ve akılda kalan sorular da cabası.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar