The Last of Us, ikinci sezon beşinci bölümüyle birlikte sezon finaline adım adım yaklaşmaya devam ediyor. Ellie ve Dina etrafında şekillenen hikayemiz, bir bakıma genişlemeye devam ediyor. Belli açılardan sert, bazı noktalarda ise duygusal bir bölüm olduğunu söylemek mümkün. Dilerseniz sözü fazla uzatmadan bölüm hakkında konuşmaya geçelim. Yazımıza geçmeden önce, bu içerikte bölümden spoiler bulunduğunu belirtmemiz gerek.

İkinci Gün
The Last of Us‘ın bu bölümünde, sezon boyunca kullanılan anlatım mantığının sürdüğünü söylemek mümkün. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, bazı gidiş yolları ve temel kararlar değişmişti; bu bölümde ise oyundaki kararların ve yön farklılıklarının izleyiciye nasıl aktarıldığını görüyoruz. Bölüm, W.L.F.’nin kıdemli üyelerinin konuşmalarıyla başlıyor ve bu sahnelerden anlıyoruz ki, oyun içinde belli noktalarda karşımıza çıkan “sporlar”, artık dizide de önemli bir faktör haline gelmiş durumda. “Sporlar nedir?” diye soracak olursanız, bunu uzun yıllar boyunca enfeksiyona maruz kalan alanların havayı zehirlemesi olarak özetlersek yanlış olmayacaktır.
Diğerlerine kıyasla bu bölümün yaklaşık on dakika daha kısa sürdüğünü de söyleyebiliriz. Bölümün iki temel anlatı odağından biri Ellie üzerine yoğunlaşırken, diğeri ise tamamen W.L.F. ile Skarlar arasındaki mücadeleyi ele alıyordu. Bu iki taraf arasındaki çatışma biraz daha arka planda, alttan alta işleniyor. Sezon genelinde odağın Ellie ve onun intikam hikâyesinden fazla sapmaması istenmiş gibi görünüyor. Kalan bölümlerde bu anlatının fazla dallanıp budaklanmadan mevcut dozajda ilerlemesi, ayrıca üçüncü sezonda Abby’nin merkezde olacağı sahnelerle bu çatışmanın daha derinlemesine işlenmesi muhtemel.
The Last of Us‘ın ikinci oyunu özelinde yapılan eleştirilerden biri, hikâyedeki bazı metaforların fazlasıyla göze sokulmasıydı. Oyunun anlatısında Ellie ve Abby’nin farklı bölümlerinde kronolojinin tamamen tersine çevrilmesi sonucu, intikam duygusunun insanları nasıl bir hale getirdiğini deneyimliyorduk. Diziye yönelik eleştirilerimden biri ise, oyun versiyonunda katılmadığım bir noktaya dair benzer bir yaklaşımın bulunması. Hayatın tesadüfleri üzerinden yapılan yorumlar anlatının gittiği yönü biraz kıssalar da, birçok replik hikâyenin sonuna doğrudan göndermeler içeriyor. Bu da açıkçası biraz “kör göze parmak” hissi yaratıyor. Her ne kadar aşırı rahatsız edici olmasa da, her bölümde benzer birkaç repliğin yer alması; izleyicide “kaçınılmaz sonun geldiği” duygusunu oluşturmak yerine bir süre sonra bıkkınlık yaratabiliyor.

Çatışma Ortasında
Kusursuz bir görsel anlatının farklı bir biçimde uyarlanması, belli açılardan izleyicilere pek samimi gelmeyebiliyor. Oyun uyarlamaları geneline baktığımızda, bu önyargıyı kırmayı başaran işlerin sayısı henüz bir elin parmaklarını geçmiyor. Live-action olarak The Last of Us’ın birinci sezonuyla açtığı kapıdan ilk giren yapım ise Fallout olmuştu. Giderek artan prodüksiyon ve set kalitesi, The Last of Us’ın ikinci sezonuyla adeta zirveye ulaşıyor. Oyundan alınan sahnelerin özenle işlenmesinin yanı sıra, bazı noktalarda belki de oyunun ötesine geçtiğini söylemek mümkün. Hikâye sizi ne kadar etkilemese de, dizinin görselliğine ve tasarımına verilen emek kesinlikle takdiri hak ediyor ve kıymetinin bilinmesi gerekiyor.
Bölüm genelinde, tıpkı önceki birkaç bölümde olduğu gibi, aksiyon sahnelerinin dışında Dina ve Ellie arasındaki ilişkinin derinleşmesine tanıklık ediyoruz. Dina’nın trajik geçmişini anlatması, bölüm boyunca belli noktalarda gelgitler yaşayan Ellie’nin bazı şeyleri kafasında netleştirmesine sebep oluyor. Hayran kitleleri bugüne kadar Bella Ramsey’in Ellie’ye ne kadar benzeyip benzemediğiyle meşguldü, ancak bence bu odaklanmaları gereken en son konuydu. Karakter, birçok açıdan oyundaki kişiliğinden ayrışıyor. Bu durumun tamamen olumsuz olup olmadığından emin değilim. En azından benim için The Last of Us Part II, zaten mükemmel bir hikâyeydi; ve bire bir aynısını izlemeye ihtiyaç duymuyorum. Bu yüzden yorumlanan yeni Ellie karakterinin farklı bir yolda ilerlemesi, diziyi merakla beklememi sağlayan nedenlerden biri oluyor.
Girilen bir aksiyon sekansının ardından, karakterlerimizin Jesse tarafından kurtarılmasına tanıklık ediyoruz. Oyunda, en başta aslında Tommy’nin tek başına aniden intikam yoluna çıktığını, hemen ardından Dina ve Ellie’nin onu takip ettiğini, onların peşinden de Jesse’nin geldiğini görüyorduk. Ancak burada, Jesse’nin de söylediği gibi sıralama tersine çevrilmiş ve Tommy ile Jesse’nin onları bulmak amacıyla yola çıktığını öğreniyoruz. Bu değişikliğin çok rahatsız edici olduğunu söyleyemem; aksine, Tommy’nin dizideki anlatımına uygun bir kurguydu. Her ne kadar bazı açılardan sinir bozucu gelse de, bunun bir oyun değil, bir dizi olduğunu ve farklı bir anlatım stiliyle karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor.

Maziye Gidiş
Geldik bölüm sonuna ve açıkçası en çok merak ettiğim sahnelerden birine. Oyunda bu kısma geldiğimde, birçok kişi gibi benim de öfkeyle yanıp kavrulduğumu söylemem mümkün. Dizide de bu sahneyi izlemek beni yine mest etti. Sporların arasından koşarak kaçan ve enfeksiyona maruz kalan Nora’nın, Ellie tarafından acımasızca dövüldüğünü görüyoruz. Yazının üst kısımlarında, Ellie’nin dizide farklı bir biçimde ele alındığından bahsetmiştim. Bu bölüm özelinde, karakterin oyundaki hâline en çok yaklaştığı anın bu sahneler olduğunu söyleyebilirim. Bölümün başında gitarı eline aldığında girdiği ruh hâli, Dina ile yaptığı konuşma ve sonrasında yaşananlarla birlikte, karakterin sonunda tansiyonu yükselttiğini net bir biçimde görebiliyoruz.
Sezon boyunca olduğu gibi, Isabella Merced’in bu bölümde de parladığını görüyoruz. Bella Ramsey’i beğenen tarafta olsam da, yardımcı bir ana karakterin bu kadar ön plana çıkabilmesi, karakterler arasında tuhaf bir denge oluşturuyor. Öte yandan, dördüncü bölüm incelemesinde hikâyenin artık hızlanması gerektiğinden bahsetmiştim. Aradığım tempoyu bu bölüm genelinde buldum. Bu durum, aslında Ellie’nin kişiliğinin kararlı bir yola girmeye başlamasıyla da doğrudan ilgili. Özellikle Jesse ile olan sahnelerde, karakterin sonunda bir intikam hırsıyla hareket etmeye başladığını net bir biçimde görebildik.
Haftaya yayınlanacak altıncı bölüm ile The Last of Us‘ın ikinci sezonunun finaline ramak kalmış olacak. Bölüm tanıtımında gördüğümüz üzere, bu bölüm birinci ve ikinci sezon arasında geçen beş yıllık boşluğa odaklanacak. Aradan geçen uzun zaman içerisinde Joel ve Ellie’nin neler yaşadığını herkes merak ediyordur. Özellikle Pedro Pascal‘ı tekrar Joel olarak görmeyi iple çekiyorum diyebilirim. Bu bölümlük bizden bu kadar, haftaya yeni bir The Last of Us bölümünde görüşmek üzere.
Ali Can Bartu Sakarya‘nın tüm yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
The Last of Us 2. Sezon 4. Bölüm İncelemesi: Seattle Günlükleri
The Last of Us 2. Sezon 3. Bölüm İncelemesi: İntikam ya da Adalet























Yorumlar