O gün geldi çattı ve The Sandman 24 Temmuz’da Netflix’te yayınlanan beş bölümüyle sona erdi. Hikâye tamamlansa da 31 Temmuz’da yayınlanacak ek bir bölüm olduğunu da tekrardan hatırlatalım. Daha önce bahsettiğimiz gibi bu ek bölüm, Sonsuzlar’dan Ölüm’e (Death) odaklanan solo hikâyeden oluşuyor. Yine bizi yaşam ve ölümün o hassas çizgisinde duygusal bir yolculuğa çıkaracağına eminim. Gelelim ikinci sezondaki bu son beş bölümde yaşananlara…
İkinci sezon ikinci kısım, çizgi romanlarda The Kindly Ones (Merhametliler) ve The Wake (Uyanış) ciltlerini konu alıyor. İlk kısımda az da olsa yan hikayelere yer verilse de ikinci kısımda artık ana hikâye üzerinden ilerleyerek tamamlanma yolculuğuna giriyoruz. İkinci sezonun daha karanlık ve depresif bir enerjisinin olduğundan önceki yazımda bahsetmiştim. Şimdi yayınlanan bölümler ve ulaştığımız sonu gördüğümde anlıyorum ki bu bir yas sezonu. Her başlangıç bir son doğuruyor. Morpheus değişim için her attığı adımda kendisi için yazılan o sona ulaşıyor. Bu düşüncesizce davrandığından değil de bencilce davranmayı bırakıp sorumluluk almaya çalışmasından oluyor. The Sandman ikinci sezonu ile ekranlara veda ederken, bizleri içimiz buruk ve biraz da öfkeyle baş başa bırakıyor.
Neil Gaiman’ın adının anıldığı olaylar ve dizinin yeterli izleyici kitlesine ulaşamaması bize günün sonunda bir final sezonu getirdi. Ana hikayesi 10 ciltten oluşan Sandman evrenine bakıldığında bu karar kesinlikle bir haksızlık. Yine de iki sezona sığdırabildikleri kadar hikâye sığdırıp, aynı zamanda çizgi romanlara sadık kaldılar. Bu konuda haklarını yiyemeyiz fakat eksik kalan şeyler olduğu ortada. Aynı evrende geçen Dead Boy Detectives dizisi de bakıldığında iyi bir işti ama izlenmeler bahane edilerek o da iptal edildi. İyi fantastik yapımlar bulmak bu kadar zorken bir de güzel şeyleri kolayca harcamaları can sıkıyor.
Yazının buradan sonrası dizinin ikinci sezonu hakkında spoiler içerecektir.

Örülen Ağlar
Sandman, oğlu Orpheus’u öldürerek döktüğü aile kanından sonra The Kindly Ones (Merhametliler) bunun bir cezası olacağını ona iletir. The Kindly Ones (Megaera, Alecto, Tisiphone) aslında intikam tanrıçalarıdır. Aile kanı dökmek onların affedemeyeceği ve bir Sonsuz’un bile sonunu getirecek bir günahtır. Morpheus ise bu durumdan kendini kurtarmaya çalışsa da işler tahmin ettiğinden daha karmaşık hale gelir. Yapacağı tek bir şey kalmıştır o da Düşler Alemi’nden ayrılmamak ve ondan sonra yerine gelebilecek Lyta Hall’ın (Razane Jammal) oğlu Daniel Hall’ı buna hazırlamaktır.
İlk sezondan hatırlayacak olursak, Lyta Hall ölen eşi ile rüya aleminde bir araya geldiğinde oğlu Daniel’a hamile kalır. Gerçek dünyaya döndüğünde ise hala hamiledir ve çocuğunu sıra dışı bir varlık olarak dünyaya getirir. Zaten hamile kaldığında Dream, Lyta’ya çocuğunu bir gün almaya geleceğini söyler. Ama Dream’in bu iş için Loki’den yardım istemesi yapacağı en büyük hata olur. Yani bir insan neden Loki’den bir şey ister ki? Lyta ise Loki’nin manipülasyonları sonucu Dream’i çocuğunu kaçırmakla suçlar ve The Kindly Ones’a giderek Dream’in hayatına son vermelerini ister. Bu şekilde yalnızca bir aracı olduğunu bilmeden sonu getiren adımları atar.
İkinci sezon ilk kısım için yazdığım yazıda, Freddie Fox (Loki) ve Jack Gleeson‘ın (Puck) ekran süresi ne kadar az olsa da oyunculuklarını beğendiğimden bahsetmiştim. Tam üstüne ikisinin çift olduğunu gördüğümde çok şaşırdım. Bu detay çizgi romanlardan farklı olarak ele alınmış. Kötü karakter olarak ikisi de çok başarılıydı ve kimyaları da şaşırtıcı derecede iyiydi. Başka bir şey isteseymişim olacakmış cidden. İlk sezondaki kötü karakterimiz Corinthian (Boyd Holbrook) bu sezon da bambaşka bir versiyonu ile geri dönüyor. Bu sefer kâbus olduğuna inanamayacağımız kadar iyi ve empati kurabilen biri. Johanna Constantine (Jenna Coleman) ile de yakaladığı dinamik güzeldi.

Zarif Sonların Hikayesi
İkinci sezon ilk kısımda A Midsummer Night’s Dream hikayesinin uyarlanışını görmüştük. Geçmişte Dream, Shakespeare’e ilham vermesinin karşılığında ondan iki hikâye yazmasını ister. Biri “A Midsummer Night’s Dream”dir, diğeri ise “The Tempest”tir. Morpheus bu ikinci hikâyeyi özel olarak istemiştir. Prospero isminde bir adamın, bir adaya sürgün edilmesini ve orada büyü gücünü geliştirmesini konu alır. Fakat günün sonunda Prospero büyü gücünü de bırakıp adadan ayrılır. Shakespeare neden özellikle bu hikâyeyi seçtiğini sorduğunda, Morpheus:
Zarif sonların hikayesi olsun istedim, kitaplarını suya gömen ve asasını kıran bir dükün evinden ayrılış hikayesi. İnsanlaşan bir büyücünün hikayesi. Büyüye sırt çeviren bir insanın hikayesi.
İlerleyen konuşmada ise Morpheus, “Onun aksine ben bu adaya mahkumum ve değişemem,” der. Orada değişime karşı direncini görürüz. Bu “The Tempest” hikayesi de onun bir vedası olarak yazıya dökülür. Oyun hiç sahnelenmez, çünkü zaten amaç sahne değil; hikayesinin anlatılmasıdır.
O zamandan günümüze geldiğimizde, bu ikinci sezonun tamamı Morpheus’un değişmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor ve mücadelesi onu içten içe istediği özgürlüğe kavuşturuyor. Yarattığı kişiliğinin değişimine alan açıyor. Kibrini bırakıp yapmayacağı şeyler yapıyor, kendini değil sevdiklerini düşünüyor. Bir Sonsuz olarak günün sonunda artık kırılgan olma cesaretini gösteriyor. Tüm bu sürecini izlemek Dream ile bağ kuran herkes için kesinlikle duygusal. Veda konuşmasında Delirium’un (Hezeyan) dediği gibi, Dream korkutucu biri gibi duruyor ama aslında o da çok korkuyor. Kimsenin ona soru sormasını istemiyor, çünkü o da cevapları bilmiyor. Güçleri olan bir Sonsuz olsa da zaman zaman bir insan gibi davranıyor. Ve günün sonunda insana dair en önemli dersi öğreniyor: Hatalar yapılabilir, önemli olan onların sorumluluğunu alabilmektir.

Yıkım ve Yeniden Doğuş
Morpheus’un vedası, “The Tempest” hikayesinde de gördüğümüz gibi planlıydı. Morpheus sonunda yaşanacakları bilerek oğlu Orpheus’u öldürdü. Belki de olacakları tahmin ederek Loki’den bu iş için yardım istedi. Kendi sonunu kendi tasarladı ve çizdi. Tıpkı hikayedeki Prospero gibi o da görevini devrederek sessizce sahneden çekilmeyi seçti. Gidişi de bir o kadar sade ve hüzünlüydü. Ablası Death’e (Ölüm) “Çok yoruldum.” derken onun tükenmişliğini hissedebiliyorsunuz. Yine de daha dramatik bir final beklerdim, belki biraz gözlerimizi dolduracak sahneler görsek güzel olurdu. Sonuç olarak Morpheus’a yakışır bir son muydu tartışılır. Anlatı potansiyelini tam olarak kullanamadan aceleyle toparlanmış gibi hissettiriyor ve bu yüzden duyguyu geçirme anlamında eksik kalıyor.
Morpheus gittikten sonra ise yerine yeni Dream olarak Daniel gelir. İçinde Morpheus’un özünü taşısa da insani özellikleriyle öne çıkar. Daha içten daha duyarlı ve gerektiğinde özür dileyebilen bir Dream’dir. Daniel’a hayat veren Jacob Anderson’ın seçilme süreci de çok hızlı olmuş. Çizgi romanların büyük bir hayranıymış. Gelen teklif üzerine hızlıca role hazırlanmış. Daniel, bir anda yetişkin bedenine bürünen, ne olduğunu tam kavrayamayan bir bebek gibi. Ama içinde Morpheus’un özünden de bir parça da taşıyor. Oynaması kesinlikle zor bir rol ama Jacob Anderson rolün altından başarıyla kalkıyor. Yine de Tom Sturridge’ın boşluğu doldurulabilecek gibi değil. Onsuz her sahne biraz canımızı yakıyor.

Ve Son
Daha önce de bahsettiğim gibi, The Sandman dizisinde en başarılı bulduğum şey kesinlikle atmosfer yaratımı. Her bir mekân, karakterin iç dünyasını yansıtan özenli bir tasarımla sunuluyor. Yayınlanan son bölümlerde Dream’in annesi Night (Gece) ve babası Time (Zaman) ile de tanıştık. Onları ziyaret ettiği sahnelerde mekanlar özellikle dikkat çekiyor. Time’ın yaşadığı yer düzenli, temiz ve Time karakteri gibi bir o kadar ruhsuz. Night ise üzerinde yıldızların parıldadığı, gizemli siyahi bir kadın. Yaşadığı yer karanlık olsa da huzur verici. Dizide ışık kullanımı da sahnelerin ruh haline göre değişiyor. Kimi zaman keskin ters ışıkla gerginlik artarken, kimi zaman da yumuşak geçişlerle duygular derinleşiyor.
Genel olarak bu iki sezonda da karakter tasarımları, sinematografi, mekân tasarımı, oyunculuklar için söylenecek tek kötü bir şey yok. İkinci sezonun ikinci kısmındaki tek büyük problem, hikâyeyi aceleyle toparlamaya çalışması. Bu yüzden duyguların gelişip derinleşebileceği bir alan açılmıyor. Evet bazı sahneler gerçekten çok özel, bazı replikler ise öyle derin ki hâlâ zihnimde dönüp duruyorlar. Ama finalde bir duygu eksiği ne yazık ki var. Yine de bu diziyi hep güzel hatırlayacağım. İnsan olma deneyimine dair zihnimde yeni kapılar araladığı, mistik ve felsefi anlatımıyla bana hem düşlemeyi hem de sorgulamayı hatırlattığı için.
Bir şeyin gerçek olması için yaşanmış olması gerekmez. Masallar ve hayaller, salt gerçekler tozlanıp küllendiğinde ve unutulduğunda varlığını sürdürecek olan gölge gerçeklerdir.
— Neil Gaiman, The Sandman, Vol. 3: Dream Country, “A Midsummer Night’s Dream”
Esma Şahintürk Günel’in diğer yazılarına bakmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar