Yönetmen Kurdwin Ayub, ilk filmi Sonne’den (2022) sonra, ikinci uzun metrajı Moon ile karşımıza çıkıyor. Prömiyerini 77. Locarno Film Festivali’nde yapan Moon, Özel Jüri Ödülü’ne layık görüldü. Baskılanmış ve özgürlüğünü tadamamış üç kız kardeşin eski profesyonel MMA dövüşçüsü Sarah ile yollarının Ürdün’de kesişmesini anlatan film, insani çıkmazların ve bağnazlıkların odağında bir tüketilmenin hikayesi. Filmin başrolünde yer alan Florentina Holzinger ilk oyunculuk deneyimini sergilerken, ona Celina Sarhan, Andria Tayeh, Nagham Abu Baker, Omar AlMajali eşlik ediyor.
Profesyonel MMA dövüşçüsü olan Sarah, en son yenilgisinin ardından güreşmeyi bırakır ve antrenörlüğe başlar. Bir gün Ürdünlü bir ailenin Fatima, Shaima ve Nour adındaki üç kızına dövüş eğitimi vermesi için bir teklif alır. Avusturya’daki evinden ayrılıp Ürdün’e giden Sarah, ailenin zenginliğiyle karşılaşır. İyi bir otelde konaklar. Her şeyin iyi gözükmesinin ardındaki karanlık gerçekler kısa süre içerisinde ortaya çıkacaktır.

Patriarkanın Gölgesinde Yaşarken Var Olmamak
Kurdwin Ayub, Moon ile batılı bir kadının gözünden patriarkal düzenin despotik dayatmalarını ve kültürel kargaşayı ele alır. Hikaye belirli bir süreye kadar olanları yalnızca gözlemlediğimiz bir dinamik barındırır. Ayub, gizlenen gerçekleri bölünmüş aşamalarda göstermek ister. Sarah’ı baskıların ağıyla örülmüş bir dünyanın içerisine sokup nasıl hareket edeceğini ne gibi kararlar vereceğini deneyimlemeye çalışır. Bu tercih filmin psikolojik gerilimini yükseltirken evin başlı başına bir tekinsizlik öğesine dönüşmesini sağlar. Yönetmen, bilinçli zaman atlamaları ve hikayede bırakılan boşluklarla gizemi arttırmaya çabalar.
Üç genç kız, ailesinin kısıtlayıcı normları yüzünden hayatta değil gibidir. Abilerinin söylemleri dışında bir söz hakları yoktur. Fiziken görünür olarak yaşıyorlardır. Telefonları yoktur, okula gitmezler, internetleri yoktur yalnızca televizyonda Türk dizileri izleyerek günlerini öldürürler. Ataerkil düzenin içerisinde tamamen bir teslimiyet, bir mahkumiyet içerisindedirler. Düzen üzerine yapılan tanımlamalarda söylendiği gibi, kadının ataerkil düzen içerisindeki konumu bellidir; etrafına duvarlar örülmüş, boş bir alanın içerisindedirler. Sarah eşliğinde ilk spor günlerinde kızlardan birisi spor yapmak istemez. Bunun yerine bir sonraki gün alışveriş merkezine gitmek isterler. Ev içerisindeki sıkkın hallerinden sonra ilk kez hepsini burada mutlu görürüz. Kızlar Sarah’a “Alışveriş merkezini beğendin mi?” diye sorarlar. Sarah gülerek “Yani evet, beğendim normal sıradan bir alışveriş merkezi.” der. Mutluluğu tüketimle birleştirmişlerdir. Onlar için alışveriş merkezinin içerisi kendi bireysel kaçışlarını sağlayacakları neredeyse tek özgür alandır.
Maddi tatmin temelli hayat zevklerine alışmak zorunda kalmış kızlarla Sarah’ın mutluluğa ve zevklere yönelik ayrımları belirginleşir. Kültürel çatışmalar kendisini gösterir. Kızların makyaj yapmak ve maddi imkanlarıyla kıyafet almaktan başka bir faaliyetleri yoktur. Fatima, Sarah’a makyaj yapar ve saçlarını bir oyuncak bebekle oynar gibi şekillendirir. Sarah, tokasını geri istediğinde vermez. Ona bir insan gibi değil bir oyuncak gibi davranmayı sürdürür. İçinde yaşadığı ortam onu buna itmiştir. Bir oyuncak bebekle belki de bir insanla iletişim kurduğundan daha fazla iletişim kurmak zorunda kalmıştır. Hikayenin bakış açıları bu kurulum odağında şekillenecektir. İki tarafında rahatsız olduğu unsur bellidir; evin içerisinde kızların sınırlarını çizen, onlara fiziki ve psikolojik şiddette bulunan, hayatlarını ellerinden çalan eril zihinler.

Biçimin ve Kimliksizliğin Çevresinde Dönen Hikaye
Sarah’ın kuşkuları eve ilk adımını attığında kendisine imzalatılan sözleşme ile başlar. Evde yaşananların dışarıdaki kimseyle paylaşılmayacağına dair şartı kabul eder. Bununla birlikte Sarah’ın aklına yatmayan tuhaflıklar gün geçtikçe artar. Üst katlara çıkışı konusunda sert bir üslupla uyarılır. Üst kata kapatılan bir başka kız kardeşlerinin olduğunu öğrenmesi ile hikayeye yeni bir dinamik eklenir. Filmin esas kırılma noktası evdeki tutsak edilen kardeşin gözlerinin önünde acı bir şekilde yanarak can vermesi ile şekillenir. Ancak bu sahne psikolojik ve fiziki rahatsız ediciliği kadar biçimsel olarak başarılı durmaz. Anlamı itibariyle yürek yakıcı ve görsel olarak kan dondurucu olmasının aksine senaryonun ve karakterin yüzeyselliğiyle beraber anlatıda etkili bir yer edinemiyor. Moon, yönetmenin büyük sahne istekleri ve karakter fikirleriyle senaryo konusunda eksik duruyor. Ele aldığı konusu ve göstermek istediği farkındalık içeren kaygısıyla oldukça değerli bir iş olsa da, konusunun haricinde biçimsel fikirlerinin aynı seviyede olduğunu söylemek pek mümkün değil.
Hikayedeki gerilim karakterlerin iç dünyasını beslemiyor. Hikaye dinamiğinin gizeminin korunması için anlatı parçaları geri planda tutuluyor. Fakat bilişsel dünyalarından esir kalmış karakterlerin iç dünyalarına dair sınırlı bir derinlik yaratmak büyük bir sorun. Sarah da dahil olmak üzere karakterlerin nasıl bir kişiliğe sahip oldukları, davranışlarını hangi motivasyonla yaptıklarına yönelik oldukça az perspektife sahibiz.
Ayub, burada kızların bir kimlik oluşturamayacağı kadar boşlukta kaldıkları bir farkındalık yaratmak istiyor olabilir. Fakat, tüm hayatlarını neredeyse beraber geçiren kızların kendi içerisindeki iletişimlerinin içerisine bile giremiyoruz. Kurdwin Ayub, hikayesinin parçalarını serpiştirmeyi geciktirirken karakterlerine de bir sınırlama getirmiş oluyor. Böylesine klostrofobik bir atmosfer içerisindeki karakter motivasyonu eksikliği ve derinleşmeyen unsurlar anlatımın kopuklaşmaması için yetersiz kalıyor. İyi ve kötünün keskin ayrımı sahnelerin gerçekçiliğini zedeliyor.

Yüzeye Çıkmayan Derin Sancılar
Moon‘un içerisinde karakterlerin ruhsal olarak kayboluşları sanki kameraya da sirayet eden bir dalgalanma yaratıyor. Hikaye ne zaman rayına oturur gibi olsa bir sonraki sahnede o konunun gelişimini tamamlamadan tükendiğini izliyoruz. Sarah’a korumayla ve kızların iyi görünen abisiyle aralarındaki diyalog bir yere varacak gibi başlıyor. Ancak her biri kopuk ve boşlukta süzülen bağımsız anekdotlara dönüşüyor. Kızlar arasında spor yapmayı istemeyenler ve isteyenler arasındaki fark bile tanımı zor bir ilişki içerisinde gerçekleşiyor. Sarah’ın belirginleşmeyen adımları ailenin anlaşılmayacak derece kötülüğü ve kim olduğu. Her fikir bir noktaya kadar geliyor ama sonraki aşamaya doğru ilerleyemiyor. Ana karakterin duygularını ön plana çıkarmayan mizacı, büyük bir mafya ağına sahip kontrolcü bir aileye karşı bu denli basit ve sıradan bir şekilde eşlikçi olmasıyla çelişiyor. Hikayenin işleyişi dizgesel doğal gerçekliğe değil de yönetmenin fikirsel kalıplarına göre ilerliyor. Biçimsel niyetler bu kopukluğu büyütüyor.
Yönetmenin bir diğer sıkıntısı ise estetik diliyle etkilemeye çalıştığı bazı sahnelerin anlatıya bir şey katmaması oluyor. Ezanın sürekli hikayeyle uyumsuz alanlarda kullanılması fazla oryantalist bir bakış açısı yaratıyor. Sarah’ın, Rihanna’nın “S&M “şarkısı altında karaoke yaptığı sahne ve oteldeki havuz sahnesi gibi sekanslar biçimsel olarak dikkat çekiyor. Ancak bu sahneler, hikayeye anlamlı bir genişlik katmadan yönetmenin arzularına takılıyor. Filmin zirve noktası olarak düşünülen tutsak kardeşlerinin yanarak can verdiği sahne anlam olarak çok şey anlatmaya gebeyken biçimsel olarak senaryo bazında eksiklikleriyle etkileyiciliğini sağlayamıyor. Yönetmenin estetik ve vuruculuk açısından gösterişli bakışının bir parçası olarak gözüküyor.
Moon, bastırılmış hayatların ve görünür olmakla sınırlanan hayatların bir yansımasını sunmak istiyor. Fatima, Shaima ve Nour’un özgürlüğü bir alışveriş merkezinin duvarları arasında kısa süreli bir mutluluk; paylaşımları ise bir antrenörün saçından aldıkları tokayla kurulan bir oyun gibi. Kurdwin Ayub, bu hayatları görünür kılmaya çalışırken biçimsel yönelimleriyle aktarımın gücünü sekteye uğratıyor. Söylenen kadar söylenemeyen, görünen kadar yansıtılamayan da eksik kalıyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
























Yorumlar