Hurry Up Tomorrow, Abel Tesfaye’nin (The Weeknd) müzikal kariyerinin ve kişisel hayatının sembolik bir yansıması olarak, aynı adlı albümüne eşlik eden ilk uzun metrajlı filmi. After Hours ve Dawn FM ile başlayan üçlemenin finalini aktaran bu yapım, Tesfaye’nin The Weeknd sahne adıyla vedalaşmayı planladığı bir dönüm noktası. 2022’de Los Angeles’taki bir konser sırasında sesini kaybetmesiyle yaşadığı travmatik deneyimden ilham alan film; uykusuzluk, zihinsel çöküş ve kimlik arayışı gibi psikolojik temaları işliyor. Hurry Up Tomorrow’un yönetmenlik koltuğunda Trey Edward Shults otururken, oyuncu kadrosunda Abel’a Jenna Ortega ve Barry Keoghan eşlik ediyor.

Zihinsel Çöküş ve Yeniden Doğuş
Hurry Up Tomorrow, Carl Gustav Jung’un arketipleri ve Sigmund Freud’un bilinç dışı kavramları üzerinden Abel Tesfaye’nin zihinsel çöküşünü ve yeniden doğuşunu ele alıyor. Filmde Abel, kronik uykusuzluk nedeniyle gerçeklik ile halüsinasyonlar arasında gidip gelmektedir. Anima (Jenna Ortega) ve Lee (Barry Keoghan) ise, Abel’in bastırılmış duygularını ve geçmişini temsil eden sembolik figürler olarak ortaya çıkar. Bu noktada Jung’un “Anima, erkeğin bilinç dışındaki dişil yanıdır ve genellikle bastırılmış duyguların taşıyıcısıdır” tanımı akla gelir; çünkü Anima, Abel’in toksik ilişkilerdeki hatalarını ve şöhretin narsisizmini yansıtır. Lee ise Abel’in Toronto’daki yeraltı geçmişini ve şöhretin parti kültürünü sembolize eder.
Filmin 2022’deki Los Angeles konserinde Abel’in sesini kaybetmesiyle bağlantılı travmatik kökeni, anlatının temelini oluşturuyor. Bu olay, karakterin kimlik krizini ve zihinsel çöküşünü tetiklemektedir. Anima’nın Abel’e olan “Sana yardım etmek istiyorum ama önce gerçeği itiraf etmelisin” sözleri, Abel’ın kendi hatalarıyla yüzleşmekte zorlandığını en iyi şekilde gösterir. Freud’un “tekrarlama zorlantısı” kavramına göre Abel, bilinç dışındaki travmalarını tekrar yaşayarak çözmektedir. Çünkü birey, bastırılmış olanı tekrar ederek çözmeye çalışır. Ancak bu yüzleşme, filmin soyut yapısı nedeniyle izleyici için tam bir katarsis sunmuyor.
Anlatı, Abel’in çocukluk halüsinasyonları ve geçmiş hatalarıyla yüzleşmesini, içsel bir dönüşüm yolculuğu olarak çerçeveliyor. Yanan ev sahnesi ise Toronto’daki çocukluğunu ve annesiyle bağlarını “yakarak” stardoma geçişini sembolize etmektedir. Ancak bu metafor, film boyunca yeterince açıklanmıyor ve izleyiciyi sonradan araştırmaya itiyor. Filmin doruk noktasında, Abel’in Anima ve Lee’yi “terk etmesi” de, The Weeknd personasından sıyrılarak Abel Tesfaye kimliğine geçişini simgeliyor. “Kendimi kaybettim, ama yeniden bulmak istiyorum” itirafı, bu yeniden doğuş arzusunu yansıtıyor.

Gerçeklik ile Hayalin Buluşması
Hurry Up Tomorrow’un görsel estetiği, The Weeknd’in müzik videolarındaki stilize dünyayı sinema perdesine taşıyor. Yönetmen Trey Edward Shults; ışık oyunları, zengin renk paletleri ve soyut çekimlerle filmi adeta bir rüyaya dönüştürüyor. Açılışta 4:3 ekran oranıyla sunulan uzun takip çekimi, Abel’in sahne öncesi dünyasını otantik ve insani bir şekilde yansıtırken, 16:9’a geçiş sonrası hızlı kurgu ise zihinsel kaosunu görselleştiriyor. Bu geçiş, uykusuzluğun gerçeklik algısını bozmasını sembolize etmekte olup, izleyiciler olarak Abel’in parçalanmış zihnine çekiliyoruz.
Sinematografi, özellikle Abel’in yüzünün Anima ile neredeyse bir olduğu sahnede, psikanalitik birleşmeyi çarpıcı bir şekilde sunuyor. Bu çekim, Jung’un “bireyleşme” sürecinde gölgeyle yüzleşmeyi vurguluyor: Çünkü kendi gölgenle yüzleşmeden bireyleşemezsin. Yanan ev sahnesi, Abel’in çocukluğunun metaforik yıkımını görsel bir şölenle aktarırken, soyut ışık efektleri filmin ikinci yarısında gerçeklik ile halüsinasyonu bulanıklaştırıyor. Shults’un kurgu anlayışı, filmin ritmini ustalıkla kontrol ederek ilk yarıda sakin, ikinci yarıda ise kaotik bir atmosfer yaratıyor.
Görsel estetik, Abel’in uykusuzluk ve zihinsel çöküşünü desteklemek için titizlikle tasarlanmış. Örneğin, loş ışıklar ve titreşen gölgeler uyku felci deneyimini çağrıştırırken, Anima’nın sahnelerindeki kırmızı tonlar, tehlike ve tutkuyu yansıtmakta. Ancak, bu görsel zenginlik, bazı anlatısal kopuklukları telafi etmekte yeterli olmayabiliyor. Lee’nin geçmişine dair flashbackler veya Anima’nın kökenine dair daha fazla görsel ipucu, hikâyeyi olduğundan daha fazla güçlendirebilirdi.

Müziğin Psikolojik Aktarımı
Filmin müzikleri, duygusal ve tematik omurgayı oluşturuyor. Daniel Lopatin’in (Oneohtrix Point Never) besteleri, The Weeknd’in Hurry Up Tomorrow albümündeki şarkılarla kusursuz bir uyum içinde. Abel’ın filmle aynı adlı albümünde yer alan “Baptized In Fear” parçası, uyuşturucu kaynaklı uyku felci ve kaygıyı en iyi biçimde gösterirken, filmde de The Weeknd’in zihinsel çöküşünü simgeleyen bir araç konumunda. “Blinding Lights” ve “Gasoline” ise anlatıyı desteklemek için stratejik anlarda kullanılıyor; özellikle Anima’nın Abel’i bu şarkılar üzerinden eleştirdiği “işkence” sahnesi, unutulmaz bir etki bırakıyor. Lopatin’in “We’ll Take It” parçası ise American Psycho tarzı bir sekansla birleştiğinde ironik ve güçlü bir atmosfer yaratıyor.
Ses tasarımı, Abel’in uykusuzluk ve zihinsel karmaşasını izleyiciye hissettirmek için titizlikle kurgulanmış. İlk yarıda sakin ve atmosferik sesler, Abel’in konser öncesi huzurunu vurgularken, Anima’nın girişiyle kaotik ve rahatsız edici sesler devreye giriyor. Bu, Freud’un “bilinç dışının sembolik dili” kavramını destekliyor; müzik, Abel’in bastırılmış duygularını ifade eden bir araç haline geliyor. Örneğin, “Baptized In Fear”ın ritmi, uyku felcinin panik hissini yeniden yaratırken, şarkı sözleri Abel’in kimlik krizini de derinleştiriyor.
Albüm ve film arasındaki bağ, temaların paralelliğinde açıkça görülüyor. Uykusuzluk, bağımlılık ve kimlik arayışı, her iki eserde de merkezi bir rol oynuyor. Bu bağlamda, The Weeknd’in müzikal mirasının filmde görsel ve işitsel olarak yeniden yorumlanması oldukça etkileyici. Büyük bir perdede ve güçlü bir ses sistemiyle deneyimlendiğinde, işitsel unsurlar izleyiciyi adeta bir transa sokacaktır.

Uykusuzluk, Travma ve Kimlik Arayışı
Filmin olay örgüsü; uykusuzluk, travmalarla yüzleşme ve kimlik arayışı gibi temalar üzerinden irdelenen bir yapıya sahip. Özellikle Abel’in kronik uykusuzluğu, yalnızca fiziksel bir problem olarak değil, aynı zamanda onun zihinsel parçalanmışlığının da bir işareti olarak işleniyor. Bu durum, izleyiciyi gerçeklik ile hayal arasında gidip gelen bir anlatıya sürüklüyor. Abel’in zihnindeki bu kaymalar, filmin halüsinatif atmosferini beslerken, izleyiciyi onun bilinçaltına doğru bir yolculuğa çıkarıyor.
Abel’in Los Angeles konseri sırasında sesini kaybetmesiyle başlayan zihinsel çöküşü, filmdeki anlatının kırılma noktasını oluşturuyor. Bu travmatik an, onun bastırılmış geçmişini yeniden harekete geçiriyor ve zihninde Anima ile Lee gibi sembolik karakterlerin belirginleşmesine neden oluyor. Anima, Abel’in vicdanı ve kadınsı yönüyle ilişkilendirilebilecek bir figürken, Lee daha çok Abel’in yüzleşmekten kaçtığı hataları ve terk edilmişlik hissini temsil ediyor. Bu karakterler, Abel’in kimlik kriziyle verdiği içsel savaşın birer yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Travmalarla yüzleşme, filmin psikanalitik omurgasını oluşturarak anlatıyı derinleştiriyor. Anima’nın Abel’e sürekli olarak gerçeği kabullenmesi yönünde yaptığı baskı, onu bilinçaltındaki bastırılmış acılara yönlendiriyor. Özellikle yanan ev sahnesi, Abel’in Toronto’daki çocukluğunu ve geçmişini fiziksel olarak değil, sembolik olarak da ardında bıraktığını gösteriyor. Freud’un “Bilinç dışındaki travmalar, semboller aracılığıyla yeniden yaşanır.” düşüncesiyle örtüşen bu yüzleşmeler, Abel’in kendini yeniden inşa etme sürecine ışık tutuyor.

Tamamen Kişisel ve Cesur Bir Film
Hurry Up Tomorrow, özgün ve cesur bir deneme olarak öne çıksa da, bazı anlatısal tutarsızlıkları ve duygusal anlarının zayıflığı nedeniyle eksiklikler barındırıyor. Filmin soyut yapısı, The Weeknd hayranlarını büyülerken, genel izleyiciyi yabancılaştırıyor. Anima ve Lee’nin halüsinasyon mu yoksa gerçek mi olduğu sorusu, izleyiciyi sürekli bir belirsizlik içinde bırakıyor. Yanan ev veya Abel’in çocukluk travmaları gibi metaforlar, yeterince açıklanmayınca da genel izleyici için kafa karışıklığına yol açıyor.
Filmin dünyası, yalnızca üç karaktere odaklanması nedeniyle dar kalıyor. Yan karakterlerin eksikliği ve Abel’in geçmişine dair daha fazla arka plan bilgisinin olmaması, hikâyeyi yüzeysel hissettiriyor. Örneğin, Lee’nin yeraltı geçmişindeki rolü veya Anima’nın temsil ettiği toksik ilişkilerin kökeni daha fazla işlenebilirdi. Albümdeki temaların (uykusuzluk, bağımlılık) filmde görsel ve işitsel olarak güçlü bir şekilde işlenmesi, bu eksiklikleri kısmen telafi ediyor; ancak anlatısal boşlukları tam anlamıyla doldurmuyor.
Tüm bu eksik yönlere rağmen Hurry Up Tomorrow, The Weeknd’in müzikal mirasını sinematik bir düzleme taşıyan etkileyici bir film. The Weeknd’in zihninde bir yolculuk sunan bu deneysel anlatı, hayranlar için unutulmaz bir deneyim, genel izleyici içinse tartışmalı bir eser olarak kalacaktır. Jung’un “Kendi gölgenle yüzleşmek, özgürleşmenin ilk adımıdır.” sözü, filmin ruhunu özetliyor. Bu özgürleşme, aynı zamanda Abel’ın kendi kazdığı cehennemden çıkış noktası.
Ferit Doğan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar