Warner Bros’un yakın dönemdeki en büyük kumarlarından olan yeni DC sinematik evreninin, tuhaf bir başlangıç yaptığı söylenebilir. Matt Reeves ve Robert Pattinson’ın başarıyla sırtlandığı The Batman cephesinin evrene dahiliyeti hala şüpheliyken, Superman’le gayet iyi bir ivme yakalayan ana evren de Supergirl’le birlikte elindeki kredinin bir kısmını harcamış gibi görünüyor. Hal böyleyken Aaron Pierre ve Kyle Chandler’ın başrollerini paylaşacağı Lanterns dizisinin başarısı, evrenin geleceği için kritik öneme sahip.
İyi Bir Green Lantern Uyarlaması mı?
Lanterns, DC çizgi romanlarının en büyük ölçekli parçalarından birini alıyor ve bununla Amerikan kırsalında geçen bir polisiye hikayesi anlatıyor. Dizinin benimsediği bu “gerçekçi” yaklaşım, güç yüzükleriyle parlak yeşil ışıktan objeler yaratan uzay polislerinin evrene girişi için ne kadar doğru tartışılır ama HBO’nun kalite standardını da her karesinde yakalıyor. Kaynağına sadakatinden ziyade derli toplu anlatısıyla öne çıkıyor. Ana karakterlerine anlamlı yolculuklar sunuyor ve filmlerde işlenebilecek hikayelerin de temellerini atıyor. Her biri 45 dkdan uzun 8 bölümden oluşan ilk sezonu, DC evreninin başrollerinden olacak Green Lantern’ı izleyiciye tanıtma konusunda gayet iyi bir iş çıkarıyor.
Dizinin yaratıcı ekibini incelemek, Lanterns’ı doğru beklentiyle izlemeniz için yeterli aslında. Showrunner Chris Mundy’nin True Detective ve Criminal Minds gibi dizilerdeki tecrübesi, dizinin Rushville, Nebraska’daki bir toplu katliamın etrafında şekillenen hikayesini en etkili şekilde aktarabilmesini sağlıyor. Lost ve The Leftovers’dan hatırlayacağınız Damon Lindelof gizemli olay örgüsünün sezona yayılışını denetlerken, DC’nin yakın dönemdeki gözde çizgi roman yazarlarından Tom King de ana evrenle bağlantıları ve çizgi roman referanslarını karışıma ekliyor. Anlatılan eşsiz bir hikaye değil, en azından ana odaktaki cinayet kurgusunun nereye evrileceğini de çoğunlukla tahmin edebiliyorsunuz. Ama Kyle Chandler ve Aaron Pierre’in sinerjisi “buddy cop” dinamiğini izleyiciye başarıyla geçiriyor ve serinin seyir zevkini arttırıyor.
Lanterns daha ilk fragmanlarından itibaren yeterince yeşil olmayışı üzerinden eleştirilmişti. Dizinin son halinde de bu eleştiri hala büyük oranda geçerli. İzlediğinizin günün sonunda bir televizyon dizisi olduğunu kabullenir, hikayenin de yüzüğün seyrek kullanımına getirdiği açıklamayı mantıklı bulursanız bu o kadar da büyük bir sorun yaratmıyor. Ama çizgi romanlardan alıştığınız Green Lantern’ı görmeyi beklerseniz hayal kırıklığıyla karşılaşmanız olası. Sezon içine serpiştirilmiş görsel efektler gayet başarılı ve evrenin beyaz perdedeki akışıyla uyum içinde. Dizi, ayrıca hem ışıklandırması hem de görüntü yönetmenliğiyle izlediğinizin yüksek bütçeli bir iş olduğunu hissettiriyor. Büyük çoğunluğu Nebraska’da geçen bir diziyi ilgi çekici göstermek kolay değil, fakat etkileyici bir görsellik sunmayı başarmışlar.
İkonik Karakterlerin Hakkını Veriyor
Kyle Chandler’ın Hal Jordan performansı o kadar başarılı ki, evrendeki esas Green Lantern’ın o olmayacağını kabullenmek içinizi burkuyor. Karakteri genel devamlılıktaki halinden daha yaşlı, artık miadını doldurmak üzere olduğunu kabullenemeyen bir akıl hocası rolüne yerleştirmek başka türlü düz kalabilecek yansıtılışına ekstra bir derinlik katıyor. Hem John Stewart hem de Hal Jordan, çizgi romandaki karşılıklarının özüne sadık fakat belli değişiklikler eşliğinde yansıtılıyor. Yine de dizi içindeki kişilikleri, geçmişlerinde yaşadıkları ve olaylara verdikleri tepkilerle tutarlı. Aaron Pierre’in performansındaki küçük detaylar, John Stewart’ı tüm kasıntılığına rağmen sevilebilir bir karakter olarak yansıtabilmesini sağlıyor. Fakat dizide oyunculuğuyla alkışı belki de en çok hak eden, kasabanın huysuz şerifini canlandıran Kelly McDonald. İşini yapmasına engel olan ve her fırsatta otoritesine karşı gelen bir ikiliye eşlik etmeye evrilen karakteri, dizinin gerçek hissettirmesini sağlayan en büyük etkenlerden.
Lanterns’ın yazımı, modern dizilerde görmediğimiz kadar dizi akışında hissettiriyor. Özellikle ilk bölümleri, bölüm sonu sürprizleriyle sonrasını merak ettirirken sezon finaline yaklaştıkça yükselen tempo da ana örgüye dair ilginizin kopmasını engelliyor. Şerif Kerry’e eklenen Macon ailesi ve John’un ebeveynleri net motivasyonları ve açık ettikleri kadar gizledikleriyle de takip etmesi keyifli karakterler sunuyorlar. Bu, elbette kusursuz bir dizi değil. Özellikle, size anlatılanı o esnada işlemek yerine büyük resme odaklanması nedeniyle seyirciye anlamsız gelebilecek kısımları var. Ama Lanterns kendi akışı içerisinde işleyen bir hikaye sunabiliyor. Karakterlerinin neredeyse tamamının bazı yanlarını seviyor bazı yanlarından da nefret ediyorsunuz. Bu da klasik iyi kötü çatışmasına ve “uzay polisi” konseptinin getirebileceği şaşmaz ahlaki pusula beklentisine hoş bir yenilik getiriyor.
Lanterns, yeni DC sinematik evreninin HBO cephesi adına umut verici bir açılış yapıyor. Green Lantern gibi yüksek bir konseptin bile doğru yaklaşımla prestij televizyonuna dönebileceğini gösteriyor ve The Penguin seviyesinde olmasa da keyifli bir sezon sunuyor. Üstelik temel işlevi olan Green Lantern mitosunu ana evrene tanıtma ve John Stewart’ı izleyiciyle buluşturma görevini de başarıyla yerine getiriyor. Çizgi romanlarla bire bir uyum arayan hayranları hayal kırıklığına uğratabilir fakat kendi başına bir eser olarak gayet yüksek bir seyir zevki vadediyor. Dizi, iyi bir yaratıcı ekibin elinde doğru oyuncu seçimlerinin ve odaklı bir hikayenin neler başarabileceğinin en net kanıtı.
Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar