Geçtiğimiz 10 yılda, süper kahramanların ahlaki konumunu sorgulayan yapımlar tabana yayılarak global çapta bir popülerliğe ulaştı. Klasik kahraman arketipinin çizgi romanlarda parçalanmasıyla birlikte bunun yankılarının sinemaya ulaşması, karakterlerin özünü değiştirdi ve bozdu. 2010’lu yıllarda, süper kahramanların kültürel bir fenomene dönüşmesiyle birlikte, iyi ve kötünün amansız mücadelesinin yerini gri, güvensiz, yalnız ve tanrı kompleksleriyle başa çıkmaya çalışan kahramanlar aldı. Ahlaki mutlaklığın sembolü, kahramanların en büyüğü Superman de bu yıllardan nasibini aldı. Bir zamanlar gökyüzünde süzülen kırmızı pelerin, insanlığın umutlarını temsil ediyordu. Superman, 1938’de Jerry Siegel ve Joe Shuster tarafından yaratıldığında, Amerikan toplumunun umutlarını ve evrensel iyilik ideallerini temsil ediyordu. Bu modern mit; yenilmez bir kuvvet, mutlak bir adalet anlayışı ve insanlığa hizmet misyonuyla somutlaştı.
1970-80’lerde, Amerika’nın yaşadığı sosyal ve politik travmalar, kültürel üretimlerde bir kırılma yaşanmasına neden oldu. Vietnam, Watergate ve Soğuk Savaş sonrası erozyon, Amerika’nın ve onun temsillerinin dünyadaki konumu sorgulanmaya başlandı. Alan Moore‘un Watchmen ve Frank Miller‘ın The Dark Knight Returns eserleri, bu bağlamda taşı gediğine ilk koyanlardı. Bu eserler, kahramanlık mitini parçalayarak metaforik bir “ayna kırılması” yaşattı.
The Dark Knight Returns‘e dair bazı okumalar, Batman’in güvenilmez bir protagonist olduğu yönündedir. Bu okumaya göre, Gotham şehri vatandaşları açıkça bölünmüştür. Wayne Enterprises, şehrin içindeki her organizasyonda yer alıyordur. Buna karşın mafya, çoğunlukla alt sınıf mavi yakalardan oluşuyordur. Sınıfların bu belirgin ayrımı, Batman’in motivasyonlarının sorgulanmasına neden olur çünkü Bruce Wayne, şehri neredeyse tekeline almıştır. Bu nedenle, Gotham şehrinin kontrolünü ele geçirmenin tek yolu işçi sınıfı mücadelesiyle karşı karşıya konumlanmaktır.
1992-93 yılında, Superman öldü. The Death of Superman çizgi romanı, mitolojik anlamdaki kahraman arketipinin cenaze töreniydi. Kahramanlık artık varoluşsal bir krizin içindedir: Gücün değil, anlamın, temsiliyetin ve ahlaki üstünlüğün tartışıldığı bir döneme girilmiştir.

İyi Bir İnsan Olmayı Seçmek
Çocukluğumdan itibaren pek çok kişiden, Superman’in esas gücünün ses hızında hareket edebilmesi, insanüstü kuvvete sahip olması ya da gözlerinden lazer fırlatabilmesi değil; tüm bu inanılmaz gücüne rağmen iyi bir insan olmayı seçebilmesi olduğunu duydum. Bugün izlediğimiz pek çok kahramanın aksine, Superman sahip olduğu güçle rahatlıkla tüm dünyayı ele geçirebilirken bunu yapmaz. Bu, esasen filmin ana omurgalarından birini oluşturuyor.
Zack Snyder‘ın sinemaya yaklaşımı, geçtiğimiz 10 yılda kahramanlık anlatılarının köküne kibrit suyu döktü. Bu bağlamda, Batman v Superman: Dawn of Justice üzerinde durmak istiyorum. Snyder, 2016’da The Hollywood Reporter‘a verdiği bir röportajda The Fountainhead‘in yaratıcı süreç üzerine bir tez olduğundan bahsediyor. Bu açıklama; Frank Miller’ın 300 (2006) ve Alan Moore’un Watchmen (2009) gibi son derece politik çizgi roman uyarlamalarının yönetmeni olan Snyder’ın Ayn Rand’a hayran olması, ben de dahil kimseyi şaşırtmadı. Modern dönemde Superman mitolojisini, Zack Snyder öldürmeye çok yaklaştı. Superman, artık umut saçan bir simge değil; dünyaya yabancı, yalnız ve yük taşıyan bir figürdü. İnsanlar ona tapıyor ama aynı zamanda korkuyordu. Kahramanlık, bir ayrıcalık değil, bir lanet gibi sunuluyordu. Snyder’ın Superman’i, tanrısallığın ağırlığını taşıyamayan bir Prometheus oldu.
Superman (2025), buraya kadar anlattığım yaklaşık 40 yıllık mirası doğrudan devralmadan bir sonraki aşamaya taşıyor. Günümüz izleyicisinin artık mutlak iyiliğin temsilcisi değil; etik ikilemleri yaşayan, içsel zaafları bulunan, insanileşmiş kahramanları tercih ettiği klişesini de yıkıyor bana göre. Superman, içsel hesaplaşmaları ve ahlaki savaşları uğruna yüreğinin doğruluğundan taviz vermiyor. David Corenswet‘in Superman’i, filmin sonunda siyasi bir çatışmada taraf tutan süper kahramanın bir tehdit olarak algılanmasının zorunlu bir sonuç olmayacağını kanıtlıyor. Bunun nedeni, tüm meselenin esasen doğru tarafta olmak olmasıdır.

Estetik Bütünlük
Bunu söylediğime hâlâ inanamıyorum ama James Gunn, uzun zamandır DC’nin başına gelen en iyi şey olabilir. Kendisinin ya da filmlerinin kişisel bir hayranı değilim; ancak yaptığı işin artılarını ve eksilerini değerlendirebiliyorum. Gunn, gerçekten dersine iyi çalışan bir yaratıcı. Köşelerde kalmış, unutulmuş karakterleri modernize etme konusundaki başarısı bir yana, en dikkat çekici özelliği: sempatik karakterler yazmadaki ustalığı.
James Gunn, oyuncu seçimi konusunda da bu filme damga vurmuş bana kalırsa. David Corenswet, Superman rolünü Henry Cavill‘dan devralıyor — ama ne devralmak! Gunn, 2023’de Variety‘e verdiği bir röportajda ‘insani’ ve ‘sarılmak isteyeceğimiz’ bir Superman aradığını söylemişti. Corenswet‘in Superman’i, sadece sarılmak isteyeceğimiz değil, biz insanların en iyi halini yansıtan bir Superman. Filmin çıkışından önce All Star Superman‘in (2006) ilham kaynaklarından biri olduğunu da söyleyen Gunn, bu noktada tutarlı duruyor. Corenswet, All Star Superman‘inin insaniyetini, nezaketini ve şefkatini en başarılı şekilde yansıtıyor.
Guardians of the Galaxy 3, estetik açıdan Superman için bir referans noktası niteliği taşıyor. Yönetmen sadece kendini tarzını korumamış, aynı zamanda bazı kareleri doğrudan Superman‘de de kullanmış. Filmin biçim-içerik uyumu, Gunn‘ın doruk noktasına ulaşmış. Fragmanlarda yerden yere vurulan color grading‘in CW dizilerini andırdığını söyleyenler olmuştu. James Gunn bunu da haksız çıkardı. Ana temaya uygun canlı renkler, filmin her noktasında içimi ısıtıyordu. James Gunn‘ın dünyası, karakterleri içine çeken bir kara delik ekrandayken bile ışıl ışıl ışıldıyordu. Bazıları bu estetik dilin DC Comics’in ‘karanlık’ imajına uymadığını söyleyecek ama bal gibi de uyuyor.
Superman, bu estetik bütünlüğü sayesinde kendi türüne hapsolmuyor. Yıllar geçse de eskimeyecek, çok özel bir yapım. Son 10–15 yılda Marvel’ın ezici bir üstünlük algısı yarattığı bu dönemde, bu algının tek bir filmle bu kadar derinden sarsılacağını da asla beklemiyordum.

Akşam Kahvaltısı, Zengin Kötü Adamlar ve Fazlası
Hayatımın bir noktasında, beyaz perdede sağlam bir Lex Luthor izleyeceğime dair inancım yoktu. Bir oyuncu olarak Nicholas Hoult‘u çok sevmeme karşın önyargılı davrandım. Lex Luthor, günümüz dünyasının politik yapısında çok daha anlam kazanıyor bana kalırsa. Açıkçası, çoğu sevdiğimiz süper kahramanın baş düşmanlarının zengin, beyaz adamlar olması tesadüf değil. Bu nedenle, Lex Luthor’u izlediğimde ondan iğrenmem gerektiğini biliyordum. Nicholas Hoult‘un kendisinden iğrendirebileceğine inanmadığımdan role uygun görmedim sanırım. Günün sonunda, bu konuda feci yanıldım. Lex Luthor, uzun zamandır gördüğüm en iyi saf kötü adamlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Hayatımın yakın bir döneminde daha acımasız, daha insanlıktan nasibini almamış bir adam daha izlediğimi hatırlamıyorum. Hoult‘un Luthor’u, Superman‘in ekran süresi boyunca yaklaşık üç kez değişim gösteriyor.
Akşam kahvaltıları güzeldir. Lois Lane ile Clark Kent’in birlikteliğini de güzel özetler. Bu nedenle olsa gerek, Lois ile Clark arasındaki uyumsuzluğu filmin odaklarından biri yapmış Gunn. Lois Lane, esasen Marvel’s Spider-Man video oyunundaki Mary Jane Watson’ın öncesinde problematik olmayan bir versiyonu. Lois Lane’in acar gazeteciliğinden ötürü başını belaya sokması bir yana dursun, hiçbir zaman tam anlamıyla ağlayan kız imajında bir karakter olmadı. Rachel Brosnahan‘ın performansı, filmin ilk yarısında çok iyi başlasa da sonraları odağın kaymasıyla birlikte düştü.
Filmin çıkışından önce, insanların kafasının biraz karıştığını gözlemledim. Adalet Çetesi’nin filmde yer alması, bazılarını filmin odağını bozacağı konusunda endişelendirdi. Ben ise merakla bekleyenler arasındaydım. Guy Gardner, Mr. Terrific ve Hawkgirl üçlüsünün oluşturduğu bu ekip, ufak ama potansiyel vaat ediyor. Burada yine James Gunn övgüsünü yapmam gerekiyor. Dünya üzerinde hiçbir yönetmenin Green Lantern tercihi Guy Gardner olmazdı. Green Lantern’in hayal gücüyle sınırlı olan güçlerini bir kaiju savaşında sonsuz keyifle izledim. Tek kelimeyle muhteşem bir tercih olmuş.

Geleceğe Umutla Bakmak
Superman, yeni DC evreninin ilk filmi olmasıyla birden fazla karaktere yeşil ışık yaktı. Bu bağlamda Mr. Terrific, filmin çok ciddi bir kısmını taşıyor diyebilirim. Lois Lane ile çıktıkları ufak yolculuk, fikrimin bile olmadığı bu karakteri bana doğrudan satmayı başardı. Karakterin aksiyon koreografileri, bu filmin ortalamasının bile üstüne çıkmış. Krypto, filmin çok ciddi bir kısmında yer alıyor. Mr. Terrific ile birlikte filmin gizli kahramanlarından olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filmin ilk saniyesinden itibaren Superman‘in en ihtiyaç duyduğu anda orada bitiyor.
Superman filminin en güçlü anlatısı, insanın en zayıf ve yardıma muhtaç anlarında nereden güç aldığıyla ilgili. Filmin başında Superman, ailesinin ona gönderdiği mesajı tekrar tekrar dinleyerek teselli buluyor. Bununla birlikte, kahramanlığını bu koşula bağlıyor. Ancak Lex Luthor’un ortaya çıkardığı kayıp bir kayıt, bu mesajın aslında farklı bir anlam taşıdığını gösteriyor: Krypton’daki ailesi, Superman’i dünyayı ele geçirmesi için göndermiş. Bu noktadan sonra, Superman için büyümekten başka bir seçenek kalmıyor. Kahramanlığını bir koşula ya da geçmişten gelen bir rehberliğe bağlamaktan vazgeçiyor. Filmin sonunda, ona gerçek gücü verenin kurtardığı hayatlar olduğunu fark ediyor. Bundan daha duygusal bir kahramanlık anlatısı olabilir miydi?
Superman, kendi ismini taşısın veya taşımasın, her varyasyonunun evrenini şekillendirdiği bir karakterdir. Yeni DC sinematik Evreni’nin ilk filminin Superman olması da tesadüf değildir. Superman‘in (2025) gizli kahramanı, esasen kahramanlığın ne olduğunu anlayan insanların nihayet kahraman filmleri çekmeye geri dönmüş olmasıydı. Zengin bir iş adamı tarafından silahlandırılan bir Doğu Avrupa diktatörüne açıkça karşı olmaya çekinmeyen, hayatın doğal akışını politikanın içinde değerlendiren ve kimin yaşamı olursa olsun, ona değer veren bir süper kahraman var karşımızda. Modern dünyanın en büyük kahramanı, 21. yüzyıla daha iyi taşınamazdı.
Yukarı bakmayı unutmayın.
Uğurcan Çağlayan‘ın diğer yazılarını da okumak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar