Formula 1, şüphesiz şu anda dünyanın en popüler sporlarından birisi. Bu popülerliğin sağlanmasındaki en büyük etken ise Netflix‘te yayınlanan Drive to Survive belgeseli. Drive to Survive ile birlikte insanlar spora daha da ilgi duymaya, derinliklerine daha da fazla girmeye başladı. Apple da bu popülariteden yararlanarak karşımıza F1: The Movie ile çıktı.
Yönetmen koltuğunda Tron: Legacy, Oblivion ve Top Gun: Maverick ile tanıdığımız Joseph Kosinski oturmakta. Kosinski, özellikle Top Gun: Maverick ile çektiği inanılmaz aksiyon sekansları ile bu filmde neler yapabileceğine dair hepimizi heyecanlandırıyordu. Ayrıca yönetmenin işine gösterdiği özenden dolayı oyuncuları direkt olarak o sekansların içine sokması, filmin daha da keyifli olmasını sağlıyordu. Hal böyle olunca ve bu sefer de formula aracının kokpitinde Brad Pitt oturunca bu filmi heyecanla beklememek mümkün değildi. Peki F1: The Movie, bunca reklamın ve emeğin hakkını verebilmiş mi?

Hız Tutkunu Bir Adamın İnişli Çıkışlı Kariyeri
F1: The Movie, Brad Pitt‘in hayat verdiği Sonny Hayes karakterini merkezine alıyor. 90lar’da Senna ve Prost zamanında yarışmış ve gelecek vadeden bir pilot olarak görülen Sonny, İspanya yarışı sırasında büyük bir kaza yaşayınca mental olarak tamamen çöken bir karakter olarak resmediliyor. Formula 1’den uzaklaşmak zorunda kalmasına rağmen içerisindeki yarışçı ruhundan da asla kurtulamayan Sonny, hayatının devamında Le Mans, Daytona 24 gibi çeşitli yarışlara da katılıp bu ruhunu tatmin etmeye çalışıyor. Dünya’nın en gözde motor sporu olan ve sadece 20 tane insanın icra edebildiği bir sporda henüz bir başarısı olmamasıysa en büyük ukdesi. Hayes kendisini bulmaya çalışırken, F1 zamanındaki takım arkadaşı ve şu anki Apex GP takımının patronu Ruben (Javier Bardem) kendisine takımında bir koltuk teklif ediyor ve olaylarımız başlıyor.
Anlaşamayan takım arkadaşları teması, yarış filmlerinde genel olarak vazgeçilmez bir konu. Rush ve Gran Turismo filmlerinde de bu temalar işlendi. F1: The Movie de bunun üstüne fazlasıyla gidiyor. Genç, hırslı ve ukala Joshua Pearce, tabii ki yeni gelen takım arkadaşı Sonny’e iyi davranmıyor ve aralarında oldukça fazla sorun da oluyor ve bu durum da filmin altyapısını destekliyor. Sonny oldukça hırslı bir karakter. Çaylak bir pilot olan JP’nin laflarına ve kendisine ezilmek istemiyor. Dünyada sadece 22 tane insanın icra ettiği bir sporda başarınız haricinde karizmanız ile ön planda olmak da her zaman önemli. Aralarında yaşanan her şeyin detayına girmeye gerek yok ancak dinamiğin klişe de olsa iyi işlendiği ortada. Sonuçta Top Gun: Maverick‘te de filmin hangi noktaya gideceği rahatlıkla kestirilebiliyordu fakat inanılmaz derecede iyi bir filmdi. F1: The Movie için de aynı durum geçerli. Aynı kodlar, iki filmde de kullanılıyor.
Her ne kadar tüm sürücüler kendi sürdüğü arabadan sorumlu olup kendisi için yarışıyor olsa da Formula 1 esasında bir takım sporu. Tarihte de bunun çok fazla örneği var. Takım arkadaşın seni mücadele etmek için diri tutmalı ve gerektiğinde sana yardım edebilmeli. F1: The Movie, bu kuralları doğru işliyor. Ne zaman ki Sonny ve Joshua takımları için birlikte mücadele etmeyi öğreniyor, o noktada başarı da kaçınılmaza dönüşüyor. İkilinin arasındaki durumun gideceği yer her ne kadar tahmin ediliyor olsa da, karakterlerin arka planlarını anlatıp onlar hakkında detay verilmesi, seyirci olarak kendilerine bağlanmamızı da kolaylaştırıyor. Bu da ikili arasındaki dinamiğin iyi işlenmesine yol açıyor.

Gerçek Gibi Hissettiren Karakterler
Sonny ve Joshua kesinlikle iyi yazılmış karakterler. Aynı madalyonun iki farklı yüzünü temsil ediyorlar. Onların haricindeki diğer karakterler de gayet iyi. Pit ekibinin tam bir takım gibi hareket ediyor olması, aralarındaki uyum ve kimya çok güzel.
Kate rolündeki Kerry Condon ve Brad Pitt‘in uyumu çok iyi. İkili, Sonny ve Kate’in ilişkisini oldukça inandırıcı kılıyor. Javier Bardem ise bildiğimiz gibi. Takım patronu rolü kendisine fazlasıyla yakışmış. Başarıya aç ama aynı zamanda arkadaşı için de endişelenen o hırslı karakteri layığıyla yerine getirmiş.
Brad Pitt ise yıllanmış şarap misali ekranlarda görünmeye devam ediyor. O eski dönemin ukala ve karizmatik pilot tiplemesini çok iyi oynamış. Tecrübesinden dolayı o kimseyi dinlemeye ihtiyaç olmayan halleri Damson Idris‘in JP’si ile harika bir şekilde zıt düşüyor. Filmin sonunda ise aynı Rush filminde olduğu gibi Lauda ve Hunt’ın birbirleriyle yaptıkları son konuşmaya benzer, aralarındaki dinamiğe yakışır bir an yaşanıyor.

Teknik Açıdan Kusursuz Bir İş
Kosinski‘nin teknik açıdan ne kadar iyi filmler çektiğine hakimiz fakat bu sadece kendisinin sağlayabileceği bir şey değil. Oyuncuların da bir noktada özveri koyması lazım. Brad Pitt ve Damson Idris‘in aldıkları eğitim ve yaptıkları bu tehlikeli iş, film için ne kadar özen gösterildiğini gözler önüne seriyor. Çekimler o kadar kaliteli hissettiriyor ki, beş kırmızı ışık sönerken yaşanan gerginliği bile hissedebiliyorsunuz. Her bir kamera kullanımı, kaza ve geçişler bizi gergin ve diken üstünde tutmayı başarıyor. Özellikle yaşanan büyük kaza sahnelerinde salonda çıt bile çıkmıyor oluşu, filmin insanlara nasıl işleyebildiğini çok iyi hissettiriyor.
Filmden çıktıktan sonra aklımda kalan bir parça olmasa da Hans Zimmer‘ın müziklerinin de payı fazla. Filmin bütününe oldukça iyi hizmet edebilen; gerektiğinde gerebilen, içimizi ısıtması gereken yerde mutlu olmamızı sağlayacak güzel müzikler bestelenmiş. Rush kadar iyi olmasa da F1: The Movie için müzik konusunda bunları belirtebiliriz.
F1: The Movie‘nin teknik başarısıdaki en büyük sebeplerden birisi de filmin kurgucusu Stephen Mirrione‘e ait. Film, hiç sıkmadan baştan sona akıyor. Yarış içerisindeki çekimlerde yaşanan cutlar, gerçek bir F1 yarışı kadar hızlı ama asla kopuk hissettirmiyor. Film boyunca, bütün pisti kontrol etmenizin gerektiğinin farkında olan bir Formula 1 pilotu gibi hissediyorsunuz. Bazı filmler kesinlikle sinemada izlenmeli denir ya, işte F1: The Movie tam olarak buna uyan bir film. Kesinlikle yakınınızdaki en büyük perde ve en iyi ses sistemine sahip salonda izlemelisiniz. Bu tercih, filmin etkileyiciliğini asla düşürmeyecek ve en az iki kat da yukarı taşıyacaktır. Özellikle son perdede bulunan Abu Dhabi yarışı gerçekten inanılmaz bir seviyede. Müthiş bir teknik başarı var.

Başarı Ancak Beraber Çalışarak Gelir
F1’i uzun yıllardır takip eden biri olarak, sadece bir sinemasever değil, bir spor tutkunu olarak da bu filmi merakla bekledim. F1’i ciddiyetle takip ediyorsanız ve yalnızca merakınızı gidermek için bu filme gidecekseniz, Hollywood’un kaçınılmaz klişelerine hazırlıklı olmanızda fayda var. Bunlar elbette büyük sorunlar değil, ancak bir yarışta gerçekte yaşanacaklardan çok daha fazla olay filme yığılmış. Yine de sporun sıkı takipçilerinin hoşuna gidecek küçük göndermeler de yok değil. Özellikle her karakterin kendine özgü bir toteme ve farklı yarış öncesi rutinlere sahip olması, filme hoş bir renk katmış. Yalnızca Sonny’nin kart totemine dair kafamda başka bir beklenti oluşmuştu; o şekilde işlenmiş olsaydı beni daha çok tatmin ederdi.
Özetle F1: The Movie oldukça başarılı. Sinemayı neden sevdiğimizi bizlere hatırlatan, heyecan verici ve son derece eğlenceli bir deneyim sunuyor. Küçükken televizyonda gördüğüm kırmızı bir arabaya vurulup spora tutkuyla bağlanmış biri olarak, bu hikâyeyi izlemek benim için inanılmaz keyifli bir deneyimdi.
Formula‘yı daha önce takip etmiş olun ya da olmayın, F1: The Movie her türlü ilginizi çekecek bir film. Üstelik Formula 1’e duyduğunuz merakı da bir adım öteye taşıyabilir. Kosinski, F1: The Movie ile beklentileri yine boşa çıkarmıyor ve kalitesini istikrarlı biçimde sürdürüyor.
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.



















Yorumlar