Bryan, para için çalışan bir medikal kuryedir. Tam eve dönmesi gerekirken normal ücretinin iki katını alacağı vadedilen önemli bir teslimatı kabul eder. Teslimatı karlı ve dağlık bir bölgede olan Raccoon City’deki hastaneye götürecektir. Basit bir teslimat olacağı zannedilerek başlayan bu gece, kısa sürede giderek dehşetin dozunun arttığı bir hayatta kalma mücadelesine dönüşecektir. Bryan; kendini çökmekte olan bir şehrin ortasında, giderek tuhaflaşan yaratıklarla dolu bir kâbusun içinde bulacaktır.
Çok sevilen oyun serisinden uyarlanan Resident Evil; Barbarian ve Weapons ile son yılların en çok konuşulan korku yönetmenlerinden biri haline gelen Zach Cregger‘ın yönettiği 2026 yapımı bir korku filmi. Cregger, senaryoyu Shay Hatten ile birlikte kaleme alıyor. Görüntü yönetmenliğini Ridley Scott‘ın Prometheus‘tan Napoleon‘a kadar uzanan filmografisinin vazgeçilmez ismi Dariusz Wolski üstleniyor. Columbia Pictures, Constantin Film, Davis Films, Vertigo Entertainment ve PlayStation Productions ortak yapımı olan filmin dağıtımını ise Sony Pictures gerçekleştiriyor. Seksen milyon dolarlık bütçesi ve doksan dört dakikalık süresi bulunan film, dünya prömiyerini Fantastic Fest’te yaptıktan sonra, 18 Eylül 2026’da vizyona giriyor.
Projenin geçmişi bir hayli ilgi çekici. Constantin Film, 2021 yapımı Resident Evil: Welcome to Raccoon City‘nin hem eleştirmen hem gişe olarak çökmesi ve Netflix dizisinin iptal edilmesinin ardından 2022 başında yeni bir reboot planlamaya başlıyor. Cregger, 2025 Ocak’ında işe alınıyor ve film hakları için aralarında Warner Bros ve Netflix‘in de bulunduğu dört stüdyo teklif veriyor. Yarışı Columbia Pictures kazanıyor.

Roller Coaster Akışında Oyun Deneyimi
Filmin akışı gerçekten harika. Başından sonuna kadar adeta dehşet verici bir roller coaster etkisi yaratıyor. Lafı hiç uzatmadan doğrudan olaya giriyor ve bir daha da durmuyor. Ölüp dirilen zombimsi bir kadınla başlayan olaylar, giderek dozu artan bir kabusa dönüşüyor. Burada dikkat çeken en zekice tercih ise yapının kendisi oluyor. Film, adeta bir oyunmuş gibi mekânlar üzerinden bölüm geçişleri sağlıyor. Her mekân; yeni bir tehdit, kural ve zorluk seviyesi getiriyor. O geçişlerde seyirciye kısa bir nefes aldırılıyor ancak genel anlamda film hiç durmuyor ve dehşetin dozunu sürekli yukarı çekiyor. Doksan dört dakikalık süresi de bu yapıya birebir oturuyor. Bir dakika bile fazlalık hissettirmiyor.
Filmin en çok övgüyü hak eden yanı ise pek çok sahnede gerçekten bir oyun oynuyormuş hissi vermesi. Karakterin sınırlı cephaneye sahip olması, mekân değiştikçe karşılaşılan yaratıkların değişmesi ve zorluk seviyesinin kademeli olarak artması doğrudan oyun mantığından geliyor. Özellikle karakterin gözünden kullanılan kısa öznel planlar, bu hissiyatı iyice güçlendiriyor. Cregger bu konuda ne yaptığını gayet iyi biliyor. Değişen ortamlar, birinci şahıs bakış açıları, silah ilerlemesi ve iyileştirme eşyaları gibi oyun mekaniklerini sinema diline çevirmeyi başarıyor ve ortaya takdir edilesi bir deneyim çıkıyor.
Bu noktada filmin en isabetli tercihi, kahramanını sıradan biri olarak seçmesi. Bryan, ne bir asker ne bir ajan ne de eğitimli bir savaşçı. Fazlasıyla beceriksiz ve gerçekçi bir karakter olarak yazılmış. Elindeki silahı doğru dürüst kullanamayan, panikleyen, kaçmaya çalışan bir adamdan ibaret. İşte bu tercih, oyunlardaki o çaresizlik hissini perdeye taşıyan asıl unsur oluyor. Austin Abrams, bu rolde inanılmaz bir performans sergiliyor ve filmin bütün ağırlığını sırtında taşıyor.

Oyun Evrenine Sadakat Meselesi
Filmin oyun evrenine ne kadar sadık kaldığı sorusu ise uzun süre tartışılacak gibi duruyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor ki, film resmi olarak oyun kronolojisine dahil kabul ediliyor. Olaylar, Resident Evil 2 ile eş zamanlı geçiyor ve tam olarak Leon ile Claire’in şehre gelmesinden altı gün önce yaşanıyor. Cregger‘ın kendi ifadesiyle film, Resident Evil 2 ve Resident Evil 3‘ün dünyasında yaşıyor ama ton olarak Resident Evil 4‘e daha yakın duruyor.
Buradaki en büyük sürpriz ve serinin pek çok hayranı için olumsuz sayılabilecek nokta ise zombilerin yokluğu oluyor. Filmin başındaki o kadın dışında klasik anlamda bir zombi göremiyoruz. Film boyunca başkalaşım geçirmiş, dokunaçlı, tanımsız varlıklarla mücadele ediliyor. Cregger, bunu bilinçli bir tercih olarak uyguluyor ve T-virüsünün canlı organizmalar üzerinde yaratabileceği çok daha tuhaf ve organik sonuçlara odaklanmayı seçiyor. Aynı şekilde Leon, Claire, Jill ve Chris gibi eski kahramanların hiçbiri filmde yer almıyor.
Lore konusunda takıntılı kesimin takıldığı bir başka nokta da hava durumu. Oyunlarda salgın dönemi sonbahara denk geliyor ve alışılmadık derecede sıcak olarak tarif ediliyor. Filmde ise karla kaplı, dondurucu bir şehir görüyoruz. Cregger bu konuda açık davranıyor ve lore‘un her parçasına dokunulmaz muamelesi yapmadığını, önceliğinin serinin atmosferini ve duygusal kimliğini korumak olduğunu söylüyor. Açıkçası bu tercih sinematik olarak kazançlı çıkıyor. Kar, filmin en güçlü görsel unsurlarından biri haline geliyor.
Kısacası film, klasik bir Resident Evil hikâyesinin sadık uyarlaması değil. Ancak bir Resident Evil oyunu oynamanın nasıl hissettirdiğinin fazlasıyla sadık bir uyarlaması. Paul W.S. Anderson‘ın Milla Jovovich‘li altı filmi oyunların tonuyla hiç alakası olmayan post-apokaliptik aksiyon yapımlarıyken, oyunlara sadık kalmaya çalışan Resident Evil: Welcome to Raccoon City ise tutunamamıştı. Cregger, bu iki uçtan da kaçınarak üçüncü bir yol buluyor.

Kahkaha ile Dehşet Arasında
Filmdeki yaratık tasarımları başlı başına bir gösteri niteliğinde. Lovecraftvari dehşetleri anımsatan kâbus dolu oluşumlar, başkalaşım geçirmiş bedenler ve grotesk et yığınları karşımıza çıkıyor. Burada The Thing, Alien, The Substance, From Beyond ve Society gibi pek çok kült filmden referans görmek mümkün. Tabii bir oyun uyarlaması olduğu için en büyük ilham yine serinin kendi geçmişi oluyor.
Ancak tüm bu dehşet verici, grotesk ve inanılmaz rahatsız edici sahnelerin yanında filmin bir o kadar da güldürmesi, komedi dozunu sürekli artırması ve işler iyice raydan çıktığında tamamen absürtleşmesi, filmin en tartışmalı yanı olacak gibi duruyor. Özellikle korku ve komedi dengesiyle Evil Dead serisini, o orijinal filmlerin absürtlüğünü anımsatıyor. İlginçtir ki, Cregger da filmin enerjisini bizzat Evil Dead 2‘ye benzetiyor; yani bu benzerlik tesadüf değil, doğrudan hedeflenmiş bir esinlenme olarak karşımıza çıkıyor. Filmdeki olayların berbatlığı içinde bu derece güldürmesi, bir yandan gülen seyirciyi de rahatsız etmeyi başarıyor. İnsan güldüğü için kendini kötü hissediyor, ki bu da başlı başına ilginç bir etki yaratıyor. Ancak ikinci yarıdan itibaren bu mizahi hava iyice kontrolden çıkıyor ve biraz abartıya kaçıyor. Her şeye rağmen, filmin genel atmosferi ve yapısı içinde tutarlı kalmayı başarıyor.
Filmle ilgili bir diğer negatif husus ise tam da bu mizahi ve absürt hava üzerine kurulan finali oluyor. Ne kadar doğru ve uygun bir final olduğu gerçekten tartışılır. Ayrıca, filmin başlı başına solo bir yapım olduğunu ve devamının gelmeyeceğini hissettiriyor. Yani ne yazık ki yine eli yüzü düzgün, devam eden bir Resident Evil film serisi göremeyeceğiz gibi duruyor.

Doğu Avrupa Kasvetinden Doğan Bir Raccoon City
Teknik ve prodüksiyon yönlerinden de harika bir iş çıkarılmış. Raccoon City’deki kaotik atmosfer fazlasıyla etkileyici ve şehrin kendisi neredeyse bir karaktere dönüşüyor. Burada dikkat çeken bir detay olarak Raccoon City’nin bir Doğu Avrupa şehrini andırmasının son derece normal olduğu anlaşılıyor çünkü filmin çekimlerinin Çekya’da gerçekleştirilmiş olduğu belirtiliyor. Prag’ın Karlín ve Holešovice semtleri, Přístavní Caddesi ve Negrelli Viyadüğü gibi mekanlar Raccoon City’ye dönüştürülmüş. Bunun dışında Litoměřice, Milovice ve Třeboradice bölgelerinde de çekim yapılmış.
Sokaklara sentetik kar püskürtülmüş, Amerikan tarzı vitrinler ve tabelalar yerleştirilmiş, araçlara Colorado plakaları takılmış. Doğu Avrupa şehirlerinin mimarisi ve kasvetli yapısı, filmdeki şehrin atmosferini daha da kuvvetlendiriyor ve gerçekten güzel bir tercih haline geliyor. Çöküş halindeki bir Amerikan şehri için beklenmedik biçimde uygun bir zemin sunuyor. Yapım sürecine dair anlatılan bir olay da filmin ne kadar riskli koşullarda çekildiğini gösteriyor. Bir dublör sahnesinde kanla doldurulmuş yaklaşık yetmiş kiloluk bir ceset torbası Austin Abrams‘ı santimlerle ıskalamış. Abrams bir adım sağda durmasaymış ciddi bir kaza yaşanacakmış. İşin ilginç yanı ise o planın filmin son kurgusunda aynen duruyor olması.
Resident Evil, yıllardır süregelen oyun uyarlaması lanetini kıran ve serinin sinemadaki en başarılı temsili olarak karşımıza çıkan bir film. Durmak bilmeyen akışı, oyun mantığını sinema diline çeviren zekice yapısı, grotesk yaratık tasarımları, Prag’ın kasvetinden doğan etkileyici atmosferi ve Austin Abrams‘ın sırtladığı güçlü performansıyla gerçekten takdir edilesi bir iş ortaya koyuyor. Sıradan bir kuryeyi kahraman yapma tercihi de oyunlardaki çaresizlik hissini perdeye taşıyan asıl unsur oluyor.
Öte yandan, zombilerin neredeyse tamamen dışarıda bırakılması serinin hayran kitlesini ikiye bölecek gibi duruyor. İkinci yarıdan itibaren kontrolden çıkan mizahi hava ve bu havanın üzerine kurulan tartışmalı finali de filmin en zayıf noktaları olarak öne çıkıyor. Yine de Cregger, kendisinden önceki bütün uyarlamaların düştüğü tuzaklardan kaçınmayı başarıyor ve klasik bir Resident Evil hikayesi anlatmak yerine bir Resident Evil oyunu oynamanın nasıl hissettirdiğini perdeye taşıyor.
Buğra Mert Alkayalar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar