Ozan Yoleri‘nin ilk uzun metraj filmi Başlangıçlar, 43. İstanbul Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden sonra 13 Aralık’ta vizyondaki yerini alıyor. Başrolünü yönetmenin ilk kısa filmi Aylin (2019)’de olduğu gibi yine Ahsen Eroğlu üstleniyor. Aynı zamanda yapımcı koltuklarından birinde de kendisi oturuyor. Son dönemde İlk ve Son dizisinin 2. sezonundaki performansıyla gözleri üstüne çeken Hazal Subaşı ise minik rolüyle ona eşlik ediyor.

Başlangıçlar 20’li yaşlarının ortasında Paris’te doktora eğitimi gören Defne’nin, arkadaşının ölümü üzerine her şeyi bırakarak Türkiye’ye dönmesiyle başlıyor. Hem kariyerinin hem de düzenli bir yaşam kurma ihtimalinin başlarında yaşadığı kayıpla bocalayan Defne, bir arayış sürecine giriyor. Türkiye’ye gelerek bir serginin restore pozisyonunda çalışmalara başlıyor. Ait olduğu yeri, kendi benliğini, ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden savrulurken, izleyiciyi de beraberinde götürüyor.

İçinde bulunduğu yas sürecinin gölgesinde benliğini inşa etme, dünya üzerindeki yerini bulma kesiti sunuyor. Başlangıçlar, bu iki zor konuyu iç içe işlemesine karşın inanılmaz hafif bir dille ifade ediyor kendisini. Çoğu zaman derdini çığlık atmadan, susarak ve yoluna devam etmenin ağırlığını sırtlayarak gösteriyor. Seçtiği bu zor ifade yönteminin altından ne denli başarıyla kalkabildiği ise bir muamma.

Kendini Yeniden Doğurmak: 20’lerin Ortası

Tam da bir ölümle yüzleşmesinin ardından kendini yeniden doğurması gerektiğini fark eden Defne, aslında hepimizden biri. Ya geçirdiğiniz ya da geçireceğiniz bir dönemin soluk bir portresi. Çocuk olamayacak kadar büyük, yetişkin olamayacak kadar küçük ve nerede konumlanacağını bilemeyecek kadar kaybolmuş. Geleceğini göremeyen, geçmişinde kalamayan; her şeyin ortasında, tıpkı 20’lerinin ortasında olduğu gibi.

Ekonomik özgürlüğünü kurmaya çalışırken aile bağlarına karşı gösterdiği direnç, sarsılan bir zemin üstündeki arkadaşlıklar ve göçebe bir hayat. Ne bir ülkeye ait hissetmek ne de bir eve. Bavulu elinde, sırt çantası daima omzunda ve iki parmağının arasında tüten bir sigara. Sürekli bir aidiyetsizlik ve kendine bir yer bulamama, tam anlamıyla hiçbir yere kendini bırakamama. Nitekim bu var olduğu hiçbir yere eşyalarını yerleştirememesiyle bile kendini ele veriyor.

Ele vermemesi bir noktada kaçınılmaz çünkü repliklerin büyük bir kısmı, Defne’nin bunları dile getirmesiyle bezeniyor. Sadece fiziken oradan oraya savrulmuyor. Zihni de ayaklarına eşlik eder vaziyette adeta bedeninin varolma dansına eşlik ediyor. Bu koşuşturma esnasında çalışmak için bir restore programına dahil olması ise oldukça ironik. Öyle ki, Defne’nin restore etmesi gereken şey hasar almış bir tablo mu yoksa kendi zihni ve yaşamı mı?Başlangıçlar Film İncelemesi Arakat Mag Ozan Yoleri

Restore Edilmesi Gereken Bir Hayat

Defne’nin içinde bulunduğu sürecin tarihte “Kayıp İkizler” olarak bilinen tablolar ışığında anlatılması oldukça hoş bir sembolik dil oluşturuyor. Zira konu özelinde restore edilmesi için seçilen tablo tabii ki alelade bir seçim olmuyor. Bu tablolar, Osmanlı’nın geçiş dönemine denk düşen, genç bir kızın bir Osmanlı öncesi bir de Osmanlı sonrası olmak üzere iki farklı halinin iki farklı tablosu. Öncesinin kayıp olması ve bulunamamasına karşın sonrasının ağır hasar almış, restore edilmesi gereken bir tablo olması ise tabii ki tesadüf değil. Hem tablonun hem Defne’nin geçmişi artık bulunamayan, geri dönülemeyen, kayıp bir eser. Sahip olduğu tek şey ise “restore” etmesi gereken, geleceğe ait bir tablo. Bu adeta Defne’nin hayatının izdüşümü niteliğinde.

Başlangıçlar‘ın en kendine has özelliği yaşanan derin, ağır ve güç konuları konu etmemesinden ileri geliyor. Alışıla gelmişin aksine esas film konusu olabilecek olayları gizli tutarak, bahsini dahi geçirmeyerek var etmesi. Ölüm gibi, yas gibi başlı başına bir film konsepti olan temaları kendi içinde perdeliyor. Seyirciyi o büyük anlara değil, o büyük anların öncesine ve sonrasına şahit ediyor. Çünkü gerçekliğin nabzı, dünya yok olurken değil; yok olmadan önce var olanlarıyla ve yok olduktan sonra ardında bıraktıklarıyla ölçülür. Bunu film içinde birden fazla kez kullanması ise filmi tekrara düşürmüyor. Aksine yaşamın döngüselliğine işaret ediyor.

Ozan Yoleri‘nin işlemek istediği konu bağlamında seçtiği bu incelikli yöntem aslında çok hoş. Fakat bu inceliğin beraberinde getirdiği zorluk, kendini gerçekleştirebilmesinin önüne kurulan bir tuzak gibi. Zira büyük bir ustalık gerektiren bu seçim, çoğu zaman amacının aksine hissi var etmek yerine hissi hiç var olmamış gibi gösteriyor. Bu noktada diyebiliriz ki, restore edilmesi gereken şey sadece Defne’nin hayatıyla kısıtlı olmayabilir.Başlangıçlar Film İncelemesi Arakat Mag Ozan Yoleri

İddialı Girişimler ve Hazin Fireler

Başlangıçlar yer yer kullandığı nostaljik dijital video kayıtlarıyla hikayesine bir öz geçmiş ve derinlik katıyor. Geçmişin izlerini hissettirmek adına bu video kayıtlarını sürece dahil ediş şekilleri çok yerinde. Özlem dolu mektuplar ve hüzünlü geriye bakışlar gibi bu minik videolar.

Yaptığı özgün tercihler ne yazık ki ritimde yaşadığı bozukluklara engel olamıyor. 93 dakikalık keyifli süresine karşın, üstünde durulması gereken sahneler özensizlikle işleniyor; günlük rutin olaylar ise zamanı uzatarak ele alınıyor. Bu ritim filmi olduğundan daha uzun süreli hissettiriyor. Ancak yönetmenin tam da yasın ve aidiyet duygusunun günlük rutinine ışık tutmak istediği düşünülünce bu ritim tercihi anlaşılır oluyor. Bu anlaşılırlığın seyir zevkine olan katkısı ne denli olumlu olduğu ise tartışılır.

Repliklerin yer yer çiğliği kendisini hissettirse de oyunculuklar çoğu zaman bu durumun üstünü örtüyor. Özellikle Osman İskender, dede rolüyle kısıtlı sahnesine rağmen sıcacık bir hisle ustalığını sergiliyor. Hazal Subaşı‘nı Defne’nin yakın arkadaşı Eda rolüyle izlemek ne kadar keyifli olsa da oldukça yetersiz. Kendisine olan spesifik beğenimden de kaynaklı olabileceği gibi, pr aşamasında çokça anılmasına karşın film içinde tatmin etmeyecek kadar az yer alması hazin oluyor.Başlangıçlar Film İncelemesi Arakat Mag Ozan Yoleri

Türkiye Özelinde Talihsiz Tür Seçimi

Globalde örnekleriyle sıkça karşılaşmamıza karşın, Türkiye’de çok kısıtlı olan gençlikten yetişkinliğe geçiş hikayeleri ne yazık ki yeterince ses getirmiyor. Frances Ha, Return to Seoul hatta kimi zaman The Worst Person in the World gibi filmlerin izlerini taşıyan Başlangıçlar filminin sessizliği ve talihsizliği izleyicisinin beklentisinden kaynaklanıyor.

Ülke özelinde öyle büyük, magazinsel konular yüceltiliyor, değerli tutuluyor ki; böylesine hayatın içinden gerçek hikayeler, sıradanlık ve sıkıcılık olarak görülüyor. Bu durumun değişmesi adına daha çok bu türde işin yapılmasını değerli buluyorum. Doğrusuyla yanlışıyla, dert edindiği konunun bir parça hepimizin derdi olmasıyla yönetmenin bu süssüz konu tercihi bir cesaret örneği.


Şevval Sara‘nın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Barda: Şiddetin Nedeni ve Kimlikler

Mukadderat: Özgürlük, Başkaldırı ve İkinci Bahar

Şevval Sara Kot
Marmara Üniversitesi'ndeki öğrenciliği dışında kalan zamanının tamamını kitap okuyarak, film izleyerek ve bunlar üzerine yazarak geçiriyor.

    Nutcrackers: Cadılar Bayramından Yılbaşına

    önceki yazı

    Skeleton Crew 1. & 2. Bölüm İncelemesi

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir