Belgesel yönetmenliğiyle tanınan Alex Parkinson, daha önce 2019 yılında belgeselini çektiği Last Breath anlatısını bu kez kurmaca olarak beyaz perdeye uyarlıyor. Ülkemizde 28 Şubat’ta vizyona girecek olan film, denizin yüzlerce metre altında mahsur kalan arkadaşlarını kurtarmaya çalışan mürettebatın mücadelesini anlatıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Woody Harrelson, Simu Liu ve Finn Cole gibi isimler yer alırken, hikayenin senaristliğini ise Mitchell LaFortune, David Brooks ve Alex Parkinson üstleniyor.
Denizin altı, insanlık tarihi boyunca esrarı ve bilinmezliği ile insan keşfini körükleyen bir unsur olmuştur. Çeşitli mitolojilerde ve dini eserlerde denizin altı önemli bir alanı kaplamıştır. Platon’un anlatısına göre, Antik Yunan’da Poseidon’un hükmettiği denize, kibir ve hırs nedeniyle suyun altına batırılan Atlantis şehri eşlik eder. Kimilerince denizin altında insanın ruhunu hapsedecek güzellikte olan deniz kızları, kimileri içinse Leviathan ve Kraken gibi devasa deniz canavarları yaşamaktadır. Denizlerin altı, insanlık tarihinin önemli bir konusu olduğu gibi günümüzde hala ilgi çekiciliğini korumaktadır. Teknolojinin ilerlemesiyle beraber araştırma konularının daimî öncülerinden olmuştur. İnsanın merak duygusunu ön plana çıkardığı kadar temelli bir korku katmanı da barındıran bu duygu durumu, bilinmezliğe ulaşma arzusuyla iç içe şekillenir. Alex Parkinson ise günümüzde denizin altının merak ediciliği ve bilinmezliğini kullanarak Chris Lemons‘un denizin derinliklerinde yaşadığı gerçek bir trajediyi ele alıyor. Fırtına içerisindeki Kuzey Denizi’nin altındaki boruyu onarmak için dalış yapan bir grup dalgıcın, geminin kontrolünün bozulması ve uzaklaşması nedeniyle yaşadığı felaketi ve mucizeyi anlatıyor.

Gerçek Hikaye, Belgesel ve Kurmaca Farklılıkları
Chris Lemons, çalıştığı geminin dinamik konumlandırma sistemi arızası sonucu Kuzey Denizi’nin dibinde mahsur kaldığında takvimler 2012 yılını gösteriyordu. Meslektaşları Duncan Allock ve Dave Yuasa ile Huntington Petrol Sahası’ndaki bir boruyu onarmak için denizin 91 metre altına dalış yapmışlardı. Yaşanılan bu arıza sonucu gemi, büyük dalgalarla savrulmaya başladı. Dave ve Chris, bir an önce dalış yaptıkları araca geri dönmeye çalışırken Chris’in kablosu (gemiye bağlı olan dalgıca solunum gazı, elektrik ve ısı veren kablo) bir yere takılarak koptu. Yalnızca 6 dakikalık oksijen gazına sahip olan Chris, gemiyle bağlantısını sağlayan kablosunun kopması sonucu denizin derinliklerine sürüklendi. Kontrollerini yaptıkları yapının üzerine tırmanan Chris, oksijenin tükenmesiyle kendisini yapının üzerine bıraktı. O anlarda hayatının kurtulmasına dair umudu olmadığını ve sessiz bir teslimiyet yaşadığını söyleyen Chris, sakinlikle son saniyelerini yaşıyordu. Mürettebat ise bir cesedi aradıklarını düşünerek Chris’i bulmak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Oksijen gazının bitmesinden 35 dakika sonra Dave, Chris’i kurtarmayı başardı. Araca geri döndüğünde Duncan ona solunum vermeye başladı. Chris, bir süre sonra kendine geldi ve uzun bir zaman boyunca beynine oksijen gitmemesine rağmen hiçbir beyin hasarı yaşamadan hayatına devam etti.
Alex Parkinson, Last Breath (2019) belgeselinde hikayeyi gerçek görüntülerle harmanlayarak, mürettebatın duygularıyla tanık oldukları trajediyi ve mucizeyi yeniden yaşatıyor. Filme giriş yapmadan önce belgeseli izlemek, yaşanılan duruma dair açıkta kalan bazı soruları cevaplamaya yardımcı olabilir. Belgeselde gerçekçi bir dil ile bilgilendirici ve daha spesifik bir anlatım tercih edilirken, film ise izleyici etkilemeyi ön plana alarak nefes kesici, sinematik bir deneyim vadediyor. Belgesel, film için daha çok bir kılavuz görevinde. Filmin içerisinde es geçilen yolculuk süresi, havanın durumunun etkisi, bilgisayar sistemin bozulmasının teknik nedenleri, denizin dibinde hangi dakikaların önemli olduğu gibi daha kavramsal ve doyurucu bilgiler belgesel içerisinde yer alıyor. Chris’in hareketsiz bedeninin yapının üzerinde bulunduğu sahne içinse film ve belgeselde benzer görüntüler kullanılmış. Alex Parkinson‘un yeniden canlandırmalarla bağlantılı belgesel anlatımı, yönetmenin film için düşündüklerini temellendirmeye yönelik bir imkan sağlamış olabilir.

Gizem ve Merak Dolu Klostrofobik Bir Keşif
Last Breath temelini güçlü bir şekilde kurguluyor. Yönetmenin hikayeye olan hakimiyeti, konunun ilgi çekiciliği ve özgünlüğü, gerçek bir hikayeye dayanması ve trajedinin sonunda gerçekleşen mucize, filmin izleyiciye olan etkisini önemli ölçüde artırıyor. Ana karakter Chris eşliğinde kendimizi hızlıca gemi atmosferinin içerisinde buluyoruz. Dalışa hazırlanan ve buna yönelik çeşitli aşamalardan geçen dalgıçlara tanık oluyoruz. Dalgıçlar, vücudun basınca alışmasını sağlayan dekompresyon odalarında belirli bir süre dalışa hazırlanıyorlar. Bu oldukça küçük odalarda klostrofobik bir şekilde günlerce yaşayan üç kişilik bir ekip olan Chris, Duncan ve Dave’in aralarındaki diyaloglar, bize karakterlerin ruh durumlarını tanıtarak hikayenin nasıl gelişeceğine yönelik bir sunum sağlıyor. Chris ve Dave’in dalış yaparak denizin yüzlerce metre altında bulunan boruyu temizlemek adına zifiri karanlıkta yolculuk yapmaları, insanın bilinmezi keşfetmeye yönelik arzusunu körüklüyor.
Ele alınan konunun özgün yapısı ile merak ve keşfetme arzusu birleşerek seyri heyecanlı bir yolculuk yaratıyor. Su altı sahnelerinin çoğu, hem görüntü yönetmenliği hem de çekim tasarımı açısından iyi bir şekilde işliyor. Konunun gelişimi ile aşamalı bir şekilde izleyicide planlanan gerilim, tehlike ve zamana karşı savaşma dinamiği, sahnelerde fazlasıyla hissediliyor. Heyecan verici anlar, gerginliğin dozajının arttığı sekanslarla iç içe geçerek mavi karanlığın amansız sessizliğinde bir endişe çığlığı yaratıyor.

Konunun Gücü ve Yönetmenlik Becerileri
Sinemada gerçek ve özgün bir konu bulmak çok büyük bir lütuf. Ancak ilgi çekici bir konuya sahip olmak, sinemada tek başına asla yeterli olmuyor. Durum böyle olsa bile konunun ilgi çekiciliği ve özgünlüğü, yeterli bir yönetmenlikle ilerlediğinde vasat altı bir senaryoya rağmen genel izleyici için iyi bir izlenim yaratabiliyor. Last Breath, güçlü kurgulanan temeliyle izleyiciyi ekran başına kilitliyor. Sekansların dinamiği, klişe davranış ve tutumlarla ilerlese de konunun gerçek bir hikayeye dayanması, izleyicinin çoğu eksikliği göz ardı etmesine neden oluyor. Konunun gücü, genel izleyici özelinde bu denli hakimiyet kurmasına rağmen hikayenin yönetmenlik gerektirdiği noktalarda film sekteye uğramaya başlıyor. Yüzeysel diyalog yazımı, derinliksiz karakterler ve klişe sekanslar, hikayenin yönetmenlik yeteneği isteyen noktalarında su yüzüne çıkıyor. Last Breath, konusu çerçevesinde heyecan duygusunu azalttığında ve yönetmen kabiliyetine başvurmak zorunda kaldığında sorunlarını daha göz önüne taşıyor.
Hikayenin suyun üstündeki gemi mürettebatıyla ilişkisi, özellikle kablonun kopmasından sonra daha belirginleşiyor. Mürettebat, suyun altında olanlar için hikaye içerisinde bir çeşit kılavuz görevinde. Ancak karakterlerin yazımı oldukça sınırlı olduğundan bu istek başarıyla aktarılamıyor. Gemi içerisindeki tüm karakterlerin -devamlılığı dahil olmak üzere- ne yaptığı çoğu durumda anlaşılmıyor. Anlaşıldığı noktalarda ise hikaye oldukça basitleşiyor. Üst taraftaki tüm çalışanlar oldukça eski, sıradan bir macera filminin tek boyutlu ve klişe yazılmış karakterlerinden ibaret gibi gözüküyor. Anlatının suyun altındaki nispeten başarılı teknik unsurları ve izleyiciye geçen trajedi duygusu, suyun üstündeki mürettebat ile uyumlu bir bütünlük sağlamıyor. Hikayenin finali, filmin ana odağı olan Chris ve eşinin sevgisi üzerine kurgulanıyor. Bu durum, ikilinin aşkının gerçek bir hikayeden uyarlanması haricinde bir etkileyicilik sağlamıyor. Çünkü ikilinin sevgisine dair duyduğumuz ve içselleştirdiğimiz şeyler oldukça kısıtlı. Parkinson, bu noktada bir tercih yaparak Chris’in müstakbel eşiyle olan sevgisine odaklanarak filmin dramatik bir unsuru olmasını istiyor. Ancak ilişkiye dair tanık olduğumuz şeylerin sınırlılığı, bu dinamiğin iyi işlememesine sebep oluyor. Karakterlerin kendilerini dünyadan izole ettiği odalarda neler yaşadığı, günleri nasıl geçirdikleri gibi derinleşebilecek noktalara ise çok az değiniliyor. Filmin aceleciliği, potansiyelinin altında kalmasına neden oluyor.

Sinematografi ve Ses Tasarımı
Filmin görüntü yönetmeni Nick Remy Matthews, Last Breath‘in atmosferini yukarıya taşıyacak bir iş çıkarıyor. Denizin altının çekildiği sahneler ve karanlığın yarattığı tekinsizlik iyi bir şekilde gösteriliyor. Renklerin karanlık ile uyumu, özellikle işaret fişeği gösterimleriyle estetik bir renk paleti oluşturuyor. Filmin sonu dahil olmak üzere bazı sahnelerde gerçek çekimlere yer verilmesi, uyarlamadan oluşan anlatıma görsel olarak bir derinlik katıyor. Dave’in Chris’i kurtarmaya çalıştığı sahnede de tanık olduğumuz geniş açılı perspektifler, karakterlerin amansız mücadelesine ve yalnızlıklarına iyi bir eşlikçi oluyor. Anlatının gerilimine boyut katan unsurlardan birisi de ses tasarımının keskinliği oluyor. Suyun içerisindeki hareketler ve karakterlerin iletişiminin etkisi, ses tasarımının gücü ile sağlanıyor. Geminin Kuzey Denizi’nde dalgalarla verdiği mücadelenin büyüklüğünü yansıtan güçlü sesler, atmosferi ve tekinsizliği büyütüyor. Chris’in gemiyle bağlantılı olan kablosunun koptuğu zaman yaşanan ani sessizlik gibi detaylar anlatıya iyi bir eşlikçi oluyor.
Last Breath, sinemada daha önce bolca örneğini gördüğümüz zamana karşı yarış ve hayatta kalma hikayelerine eklenecek yeni bir örnek niteliğinde. Chris’in oksijenin bitmesi sonucu zamana karşı gösterdiği mücadele, benzer bir çaresizlik durumunu konu edinen Alfonso Cuaron‘un 2013 yapımı Gravity eserini anımsatıyor. Film, ayrıca iki dalgıçtan birisinin bir kayaya sıkışması sonucu hayatta kalma içgüdüsüyle verdikleri mücadeleyi izlediğimiz 2023 yapımı The Dive‘ı akla getiriyor. Hayatta kalma içgüdüsü ve verilen mücadeleyle bağlantılı olarak bu tarz filmlerin genel izleyici tarafından en sevilen örneklerinden olan Danny Boyle‘ın yönettiği 2010 yapımı 127 Hours ise yaratılan his açısından Last Breath ile benzerlik gösteriyor.
Last Breath; gücünü yönetmenin hikayeye olan hakimiyeti, konunun ilgi çekiciliği ve özgünlüğü, gerçek bir hikayeye dayanması ve barındırdığı trajik mucizeden alıyor. Ancak konunun etkisini yitirdiği, hikayenin metne ve yönetmenliğe başvurması gereken anlarda defolarını gizleyemeyerek yarattığı geçici illüzyonu görünür kılıyor. Denizin altında yaşanılanlar, klişe bir çerçevede gerçekleşmesine rağmen teknik detaylarla belirli bir ilerlemeyi sağlarken mürettebat başta olmak üzere karakterlerin sınırlı yazımı, anlatıyı istenilen ölçüde büyütemiyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.




















Yorumlar