Bong Joon-ho, çağımızın en iyi yönetmenlerinden. Sinema hakkında her fırsatta dillendirdiği görüşleri size bunu göstermediyse, kendisinin herhangi bir filmini açıp izlemeniz yeterli. İşlediği temalar, türler arası geçişlerle yakaladığı ton ve kendine has yönetmenlik tarzıyla modern sinemanın auteurleri arasında yer alan yönetmen, Parasite’ın kazandığı 4 Oscar ödülüyle tanınırlığını dünya çapına yaymıştı. Bong’la sonradan tanışan izleyicilerin sıklıkla dikkatinden kaçsa da Parasite’dan hemen önce çektiği Okja, yönetmenin yetkinliğini tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor.

İçinizi Isıtacak Bir Macera Hikayesi
Okja, ana akım sinema süper kahraman filmleri tarafından abluka altına alınmadan önce benzerlerini sıkça gördüğümüz bir macera hikayesi anlatıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde 27 adet süper domuz yetiştirerek açlığı bitirmeyi hedefleyen Mirando şirketinin domuzlarından biri olan Okja’yı ilk kez Güney Kore dağlarında ana karakterimiz Mija’yla birlikte görüyoruz. Üç perdeli anlatının klasik bir örneği olarak, karakterleri mutlu gündelik hayatlarında gördüğümüz ilk yarım saatin ardından Mirando çalışanlarının Okja’yı almak üzere gelişiyle bir kurtarma macerasının fitili ateşleniyor.
Hayatındaki en büyük sevgi kaynağı dostunu kurtarmak için Seoul’den New York’a doğru yolan çıkan Mija’nın hikayesi, başta çocuksu görünse de Bong Joon-ho kendine has üslubunu burada da yansıtmayı başarmış. Film baştan sona Snowpiercer kadar karamsar bir atmosfer benimsemiyor. Fakat önce Mija’nın karşılaştığı radikal hayvan hakları grubu, ardından da domuzların toplandığı kampta geçen son perde aracılığıyla derinlikli bir anlatı yaratıyor. Filmin hikayesini anlatırken odağını daima Mija ve Okja arasındaki ilişkide tutması izleyicilerin bağ kurmasını kolaylaştırıyor.

Yayıncılık Döneminde Beklenmeyecek Bir Başarı
Bugün Okja’ya bakıp ne kadar büyük bir başarı olduğunu gözden kaçırmak çok kolay. Dolayısıyla film hakkında konuşurken Okja’nın Netflix’in yapımcılığını üstlendiği, yayınladığı ve yalnızca streamingde tuttuğu ilk filmlerden olduğunun altını çizmek gerek. Bong Joon-ho, Netflix’i apaçık bir kurumsal kapitalizm eleştirisi yapacağı CGI mutant domuz başrollü bir filme 50 milyon dolar ödemeye ikna etmiş ve çıktığı yılın en çok konuşulan filmlerinden birini çekmeyi başarmış. Aynı anda hem bu kadar eleştirel hem de bu kadar seyir zevki yüksek bir eser ortaya koymak kesinlikle takdiri hak ediyor. Bugün Parasite’ta yaptığına bakıp Bong’un buradaki ustalığını hafife almak kolay olsa da, çekildiği dönem kariyerindeki ilkler düşünüldüğünde yönetmenin başarısı daha da net anlaşılıyor.
Snowpiercer’la Hollywood’dan isimlerle çalışmaya alışmış Bong, bu filmde oyuncu yönetmenliğini ayrı bir seviyeye çıkarıyor. Filmin ana kötüsü rolündeki Tilda Swinton, oynadığı karakter(ler)in karikatürlüğüne rağmen performansıyla izleyiciye empati kurabileceği bir şeyler vermeyi başarıyor. Performansıyla Jim Carrey’nin doksanlardaki abartılı rollerini hatırlatan Jake Gyllenhaal da Bong Joon-ho’yla birlikteliğinden maksimum verimi almış. Paul Dano’yu liderleri rolünde izlediğimiz hayvan hakları aktivisti grup da küçük bir ansambl kadro oluşturuyor.

Dünya Yaratımını Bir Anlatı Aracı Olarak Kullanıyor
Her alanda başarılı olan filmin işlemesinin temelinde Okja ve Mija’nın ilişkisi yatıyor. Okja’nın CGI’ı, karakterin ağırlığını ve o boyutlardaki bir canlının hareketlerini olabildiğince gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Karakter tasarımının basitliği, Okja’nın saf doğasını izleyiciye kolaylıkla geçiriyor ve farklı ifadelerinin görünürlüğünü arttırıyor. Ahn Seo-hyun’un Mija performansı, hem duygusal anlarıyla izleyiciden sempati topluyor hem de karakterin kararlı doğasını her an hissettiriyor. Okja ve Mija ikilisinin baştaki sahnelerinin kelimenin tam anlamıyla sevimli olması, izleyici olarak çıkılan macerayı umursamamızda kilit bir rol oynuyor.
Filmin belki en büyük başarısı, alt metnini dünya yaratımı aracılığıyla iletebiliyor olması. Mesajını izleyicinin yüzüne bağıran didaktik bir film olmak yerine, sonuca kendiniz ulaşabileceğiniz bir ortam yaratıyor Okja. Bu durumun Bong Joon-ho’nun filmlerinin çoğu için geçerli olduğunu söylemek mümkün. Zira kendisi, odağına genellikle kişisel hikayeleri alsa da, dünya yaratımını hikaye anlatmak için bir araç olarak sıklıkla kullanan bir yönetmen. Fakat odağına aldığı hikayeyle, verdiği mesajın ton bakımından farklılığı Okja’yı yönetmenin filmografisi içinde de ayrı bir yere yerleştiriyor.

Kesinlikle Şans Verilmeli
Bong Joon-ho’nun altıncı filmi olan Okja, yüksek seyir zevki, kara mizahı ve çarpıcı sonuyla herkesin izlemesi gereken bir eser. Yönetmen, bilim kurgu unsurlarını yine içinde bulunduğumuz dünyaya dair gerçek ve rahatsız edici sorular sormak için kullanıyor.
Eleştirel tonunu gizlemeyen film, yayın platformlarına yapılmış eserler arasında görselliğiyle de kendine ayrı bir yer edinebiliyor. Yönetmenin etkileyici filmografisi içinde Parasite, Snowpiercer ve Memories of Murder gibi işler arasında gözden kaçması kolay olsa da, Okja son yılların en dolu dolu filmlerinden.
Tuncer Haydarlar‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar