Seyfettin Tokmak’ın ikinci uzun metraj filmi Tavşan İmparatorluğu, dünya prömiyerini Avrupa’nın en önemli film festivallerinden olan Estonya’daki Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yaptığından beri radarımdaydı. Son birkaç yıldır izlediğimiz iyi yerli arthouse film sayısı bir elin parmağını geçmediği için, Tavşan İmparatorluğu son zamanların en merak ettiğim yerli filmlerindendi. Eskişehirli biri olarak Şehir Tiyatroları’nda birçok kez sahnede canlı izlediğim ve Aslan Asker Şvayk oyunundaki performansına hayran kaldığım Sermet Yeşil filmin başrolleri arasında, ona Emin Alper ve Nuri Bilge Ceylan filmlerinden hatırlayacağımız Kubilay Tunçer ve Musa karakterine hayat veren Alpay Kaya eşlik ediyor. Tavşan İmparatorluğu Ekim ayında Türkiye prömiyerini yaptığı Antalya Film Festivali ile beraber hikayesini Türk seyircisine anlatmaya başladı, Kasım ayında da Ankara Film Festivali’nde gösterilecek.
Filmde Musa adındaki 12 yaşındaki bir çocuğun hayatına konuk oluyoruz. Annesinin kaybı, hayatın zorlukları, babası ile kurduğu problemli ilişki Musa’yı tavşanların dünyasına itiyor ve orada kendine küçük masalsı bir dünya kuruyor. Tavşanlarla birlikte terkedilmiş bir maden ocağının içerisine kurduğu bu dünya ustaca tasarlanmış bir görüntü yönetimi ile bir ütopya hissi yaşatıyor bize. Küçükken belki de hepimizin hayalini kurduğu, ömür boyu mutlu ve hiçbir problem olmadan yaşamak istediğimiz o yer. Musa’nın o masalsı yer ve gerçek dünya arasında yaşadığı git geller ise hikayenin temelini oluşturuyor. Aslında kısaca küçük bir çocuğun, sert ve acımasız yetişkin dünyasına karşı olan direnişini anlatan masalsı bir hikaye Tavşan İmparatorluğu.
Bu yazı Tavşan İmparatorluğu filmi hakkında spoiler içerebilir.

“Mavi” ve Hiç Bitmeyen Umutlar
Filmin daha başlarında bir tazı yarışı izliyoruz. Kaçan bir tavşan ve ardından koşan köpekler ve bu köpeklerin üzerine iddia oynayan sahipleri. Ama köpeklerin her birinde farklı renkte tasmalar var. Sahneyi izlerken aklıma direkt Kaan Müjdeci’nin Sivas filmindeki köpek dövüştürme sahnesi geldi. Sivas’ta izlediğimiz çocuk karakter Aslan’ın hayvanlara olan sevgisini ve merhametini bu filmde Musa üzerinden görüyoruz. Bu yönüyle de birçok açıdan iki paralel film gibi geldi benim gözüme. Gece vakti karanlıkta geçen bir tazı yarışı ile beraber filmde karanlık, gizli saklı bir şeyler döndüğünü anlıyoruz.
Kubilay Tunçer’in canlandırdığı Muzaffer Abi karakteri Beko’ya “Mavi’yi bul.” diyor ama Mavi’nin ne olduğunu bilmiyoruz başlarda. Sonradan anlıyoruz ki Mavi aslında o yarışlara sokulan bir köpek ve mavi tasması yüzünden adı mavi olarak konulmuş. Yönetmen burada renkler üzerinden temsili bir anlatım yapmış, buradaki metafor çok hoşuma gitti. Hatta Antalya’da verdiği bir röportajda “Mavi” üzerine söyledikleri hikayeyi daha anlamlı hale getiriyor. Seyfettin Tokmak, Mavi’nin belirsiz, bir anda çıkıp gelen anlamına geldiğini söyleyerek, filmde Mavi’nin aslında her şeyin kapkara olduğu, renklerin solduğu o yerden bir şekilde kaçtığını ve Musa için ilham kaynağı haline geldiğini aktarıyor.
Belirsizliğin simgesi haline geliyor mavi filmde, fantastik bir imgeye dönüşüyor zamanla. Diyalogların çok fazla olmadığı filmde, Beko ile oğlu Musa arasında geçen sayılı muhabbetten biri aslında “Mavi” ve onu arama süreci. Beko bir şekilde Mavi’yi bulursa her şeyin çözüleceğini düşünüyor, hayatta bel bağladığımız birçok umut gibi. Mavi bulunuyor filmin sonlarına doğru ve bulunduğu anda Beko’nun sanki bir zafer elde etmiş gibi yüzünde oluşan sırıtış her şeyi anlatıyor bize. Ama o mutluluk çok fazla uzun sürmüyor, Muzaffer’in bulunan Mavi’yi kinle öldürmesi ise bize beslediğimiz umutların nasıl bir bir yok edildiğini yüzümüze çarpıyor.

Görüntünün ve Mekanın Konuştuğu Bir Sinema
Filmin en büyük artılarından biri de görüntü yönetimi ve sinematik açıdan yaşattığı unutulmaz deneyim. Yönetmen Seyfettin Tokmak, filmlerini izledikten sonra karar veriyor Meksikalı Claudia Becerril Bulos ile çalışmaya. Kendisi zaten ülkesindeki birçok önemli yapımda çalışmış çok önemli bir görüntü yönetmeni, Tavşan İmparatorluğu ile onun da kariyerinde büyük bir atlama yaşayacağı kuşkusuz.
Daha ilk dakikalardan izlediğimiz görüntüler filme hayran kalmak için yetiyor; karlı dağlar, ağaçlar, uzun elektrik direkleri, toprak arazi. Uzak plan ve panaromik çekimler, uçsuz bucaksız mekan ve kaybolmuşluk hissini seyirciye fazlasıyla yaşatıyor. İçi boş, izbe ve betonarme binalar, yerdeki su birikintileri yer yer bana Tayfun Pirselimoğlu filmlerini de hatırlattı. Mekanın yanında sürekli arkadan gelen rüzgar uğultusu da filme farklı bir hissiyat katıyor.
Görüntülerin ve sesin yanında ışık da ustaca kullanılmış Tavşan İmparatorluğu‘nda. Filmin posteri dahi bu fikri yeterince güçlü kılıyor. Özellikle Musa’nın tavşanlarla birlikte kaldığı terkedilmiş maden ocağında ışıkla olan ilişkisi çok kuvvetli. Gözümüze çarpan mavi ve yeşil renk ise Musa’nın gözünden bazı şeylerin bize nasıl yansıdığını gösteriyor.

Kaçan Tavşanlar, Susturulan Çocuklar
Musa’nın hikâyesi üzerinden yoksulluğun ve “yardım” sisteminin bir ironisi yapılıyor. Filmin daha ilk sahnesinde baba karakterinin mahcubiyetini görüyoruz altına ıslatan oğlu karşısında. Musa’nın bir sıkıntısı olduğunu ve doktor karşısına çıktığını biliyoruz ama dönüşte arabaya binip köye dönerken yolda indirilen Musa’nın aslında hiçbir sıkıntısı olmadığını ve normal bir şekilde yürüyebildiğini öğreniyoruz.
Musa’nın babası Beko yaşadıkları yerde birçok kişinin yaptığı gibi engelli raporu almak için Musa’dan bir engeli varmış gibi davranmasını istiyor ve bunu doktorlara ve yetkililere yutturmaya çalışıyor; kolay yoldan para elde etmek ve hayatını kurtarmak için. Ama Musa babasıyla aynı düşünmüyor, çoğu çocuğun aksine yüreğindeki hislerle hareket ediyor ve doğru bildiklerinden hiç şaşmıyor. Ormanda tavşanlar için tuzak kurup onları yakalamaya çalışan babasına karşı gelip, tuzakları bozup tavşanların her birini şefkatle kucaklamasında olduğu gibi. Babasından veya çevresinden göreceği sözlü sözsüz şiddeti göze alarak yapıyor bütün bunları, doğru olanın bu olduğuna inandığı için.
Filmde tavşan bir metafor düşüncesi ile, hem kurban hem hayatta kalma sembolü olarak kullanılıyor. Devlet yardımı, eğitim sistemi, engellilik istismarı gibi konular üzerinden toplumsal düzen eleştirisi yapıyor yönetmen. Tavşan filmde sadece bir hayvan figürü olarak yer almıyor, burada “tavşan” figürünü doğrudan sistem eleştirisiyle ilişkilendirmek etkili olur. Tavşan, filmde sürekli “kaçan”, “avlanan”, “saklanan” bir figür. Tıpkı yoksul insanların sistem karşısındaki konumu gibi, veyahut tüm adaletsizliklere karşı bir savunma mekanizması geliştirerek ayakta kalmaya çalışan insanlar gibi. Tavşan avlanmaktan korkan ve sürekli kaçan halk, peşinden koşan köpeklerse halktan yararlanmaya çalışan, elindeki son kuruşa kadar göz diken devlet.
Güçlünün güçsüzü ezmesini ayrıca Musa’nın sınıftaki zorba çocuk tarafından dayak yemesiyle görüyoruz. Dayak yedikten sonra “İyi misin?” diyerek yanına gelen kızda Beko’nun ona verdiği kolundaki saati görüp, bir anda kolundan zorla alması ise güçsüzün yaşadığı haksızlıklardan sonra çektiği sıkıntıların acısını yine güçsüzden çıkardığının kanıtı niteliğinde. Musa’nın daha sonra tavşanlardan birini gece vakti kızın olduğu yere haberi olmadan bırakıp kaçtığını görüyoruz, Musa zorla aldığı saatten dolayı kendince belki de özür dilemek istiyor. Sonraki sahnelerde de zaten aldığı saati geri veriyor. Çünkü babasına olan öfkesini o masum kızdan çıkardığını anlıyor nihayetinde.

Karanlığın İçinde Kalan Işık
Seyfettin Tokmak’ın bu filmde yaptığı en doğru seçimlerden biri de hikayenin yapı taşını oluşturan Musa karakterini emanet ettiği çocuk oyuncu Alpay Kaya. Sivas filminde olduğu gibi birçok filmde yer alan çocuk karakterlerin o yörenin insanından seçilmesinin ne kadar başarılı bir oyunculuğa yol açtığını görmüştük, keza burada da Kars’ta çobanlık yaparak yaşayan Alpay’ın o doğal ve yalın oyunculuğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Yönetmen bu seçimle ilgili: “Kendi iç dünyası çok geniş bir çocuk. Hayvan ve doğayla ilişkisi bu kadar güçlü başka bir çocuk görmedim.” diyor.
Filmi izlerken birkaç sahnede çok duygulandım, filmde bu hisleri dinlediğimiz diyaloglardan ziyade karakterlerin olaylara karşı olan tepkileri ile yaşıyoruz. O anlardan biri de; Musa’nın ayağı yaralanan bir tavşan bulduğunda ona gösterdiği merhamet ve cebindeki bezi çıkarıp tavşana bağlamasıydı. Baştan sona sert, acımasız, çıkarcı insan ilişkilerinin arasında sıkışıp kalan Musa’nın bunca kötülüğe rağmen içindeki saf temiz duyguları, merhameti, masumiyeti kaybetmediğini ve o duygulara nasıl sımsıkı sarıldığını görüyoruz. Aynı şekilde beraber uyuduğu, şefkatini ve sevgisini hiç esirgemediği onlarca tavşan da buna bir örnek.
Film boyunca izlediğimiz karanlık, sert ve acımasız atmosferin içinde biraz dahi olsa kalan umut kırıntılarının kıymetini görüyoruz finalde. Tavşan İmparatorluğu, umut tazeleyen finaliyle de hafızamıza kazınan filmler arasına girmeyi başarıyor. Filme adını veren tavşanlar, Musa, küçük kız ve bir de suda usul usul süzülen kayıkla birlikte…
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
















Yorumlar