Yıllardır kamera önünde görmeye alıştığımız Scarlett Johansson’ın ilk yönetmenlik deneyimi ve ilk uzun metraj filmi olan Eleanor the Great, 2025 Cannes Film Festivali’nde büyük bir yankı uyandırdı. Johansson’un filmi için ‘Bağımsız bir film çektiğinizde, bunun para ile ilgili olmadığı ve filmi oluşturan kişilerin, hikayeyi sevdiği için bir araya geldiği ‘ söylemleri de çok yerinde. Nitekim Tory Kamen’in senaryosu, oyuncular arasındaki güçlü dinamiklerle örtüşürken, karmaşık karakterlerin hikayeye adapte olmasını kolaylaştırıyor. Ölülerin yeniden yaşaması için bir anti-kahramana dönüşmeyi göze alan 94 yaşındaki bir karakterin merkezde olduğu Eleanor the Great filminin, potansiyel olarak zorlu bir senaryoya sahip olduğunu söylemek mümkün.
Eleanor Morgenstein (June Squibb) karakterini, en yakın arkadaşı Bessie (Rita Zohar) ile sakin, düzenli ve rutinleri olan bir hayat yaşarken görüyoruz. Eleanor, oldukça sivri dilli, beyaz yalanlar söylemekten kaçınmayan, tatlı, baskın ve kontrolcü bir karakter portresi çiziyor daha ilk tanışmamızda. Öyle ki uzun yıllardır ortak bir yaşam sürdüğü arkadaşı Bessie ile her gün yaptığı market ziyaretlerinden birinde, genç market çalışanının alaycı tavırlarıyla başa çıkma yöntemi, ilerleyen olaylara ışık tutuyor. Florida’da sürdürdükleri bu huzurlu hayat, Bessie’nin yaşadığı uyku problemleri ile gölgeleniyor.
Bessie’nin kabusları onu, Polonya’daki toplama kampında geçen çocukluğuna ve tanık olduğu şiddet manzaralarına götürüyor. Eleanor, bu karanlık gecelerde, mutfak masasında Bessie’nin başından geçenleri dinliyor. Bessie, korku hikayelerini paylaştıkça sakinleşiyor, ama ruhundaki yaraların sonsuza kadar kalıcı olduğunu da izleyiciye hissettiriyor. Yine böyle bir kabusun sabahında, Bessie, hastaneye kaldırılıyor. Eleanor, daha hızlı tedavi hizmeti alabilmek için soy ismi benzerliğinden yararlanarak Bessie’nin hastanede çalışan bir nöroloğun yakını olduğu yalanını söylüyor. Ölüm döşeğinde olan arkadaşının bunun üzerine söylediği: ‘Kim olduğun konusunda yalan söylemeye ihtiyacın yok.’ sözü Eleanor üzerinde pek karşılık bulmuyor.
Bu yazı Eleanor the Great filmi hakkında spoiler içerebilir.

Kuşaklar Arası İlişki
Bessie’nin ölümünün ardından korkunç derecede yalnızlaşan Eleanor, New York’ ta yaşayan kızı Lisa (Jessica Hecht) ve torununun yanına taşınıyor. Eleanor ve kızı arasındaki gerginlik anında kendini belli ediyor. Eleanor’un memnuniyetsizliği ve Lisa’nın yaşam tarzını eleştirmesi, ikili arasında süregelen çatışmaları beraberinde getiriyor. Lisa, annesini New York’ta yeni arkadaşlıklar kurmaya davet ediyor ve onu bir müzik kulübüne kaydolması için ikna ediyor.
Eleanor, kulübün yan tarafında bir Yahudi Toplum Merkezi’ne rastlıyor. Fikrini değiştirip bu gruba dahil olunca, içerideki üyelerin, Holokost kurtulanlarından olduğunu anlıyor. Kendini tanıtma ve konuşma sırası Eleanor’a geldiğinde, arkadaşı Bessie’nin kabusları sonrası anlattığı Holokost anılarını kendisine aitmiş gibi anlatmaya başlar. Günler, haftalar geçtikçe Eleanor’un ünü artar ve etrafı kalabalıklaşır.
New York Üniversitesi Gazetecilik öğrencisi Nina da (Erin Kellyman) Eleanor’un anlattıklarından etkilenenlerdendir. Annesini kısa süre önce kaybeden ve ünlü bir spiker olan babası Roger’la (Chiwetel Ejiofor) olan kopuk, sessiz ilişkisiyle buhranda bir karakterdir. Dersi için yazacağı makaleye Eleanor’un muhteşem bir kaynak olacağını düşünen Nina, Eleanor’u ikna eder ve harika bir arkadaşlık başlar. Eleanor ve Nina’nın gençliklerinde gerçekleştiremediği, inançlarında reşit olma ritüeli anlamına gelen bat mitzvah törenini tamamlamaya çalışırlar. Yakın zamanda hayatlarındaki en önemli kişileri kaybeden Eleanor ve Nina, acılarının üstesinden gelmek için birbirine tutunur. Kuşaklar arası bu sıcak bağ, sevgi kadar acının da bizleri birleştirebileceğini ele alıyor. Eleanor’un, yas ve kederi karanlığa gömmek yerine bununla yüzleşmek gerektiği anlayışı Nina’yı adeta hayata döndürür.
Modern Bir Holokost Anlatısı
Bununla birlikte Eleanor, Bessie’nin kaybından sonra ilk kez kendini bir gruba ait ve değerli hissetmiş, bu yüzden söylediği yalan kontrolden çıkmıştır. Nina’nın babası Roger, New York’ta yerel bir haber sunucusu olarak Eleanor’un travmatik geçmişi ile ilgili bir yayın yapma düşüncesindedir. Bu da işleri iyice karmaşık hale getirmektedir.
Birlikte iyileşmeye başlayan Eleanor ve Nina’nın arkadaşlığı kaçınılmaz olan gerçekleştiğinde son buluyor. Ayrıca film bu olayları işlerken, yalnızlık, ebeveyn ve çocuk çatışması, bir gruba ait olma ihtiyacı, yalanların her zaman kötü olup olmadığının sorgulanması, kimlik bunalımı gibi birçok temaya değiniyor.
Eleanor’un yasla başa çıkma stratejisinde, Bessie’nin anılarını yeniden gün yüzüne çıkarması kilit noktadadır. Çünkü o, bir Holokost kurbanı gibi yalan söylemeyi de, Bessie’nin anılarını kendi yaşamış gibi anlatmayı da hata olarak görmez. Aksine bununla Bessie’yi hayatta tuttuğunu ve onurlandırdığını iddia eder. İzleyiciye de Eleanor’un bir şekilde kurtulan olduğu izlenimi verilmeye çalışılıyor ama günün sonunda söylediği yalanın etik boyutu ve yaşanılanların dehşeti, onu sevimli, sıcaklığa ve bağlantı kurmaya aç bir karakterden öte manipülatif ve aldatıcı bir şekilde görmemize yol açıyor.
Eleanor The Great’in değindiği en önemli şeylerden biri de, geçmişteki olumsuz yaşantıların, travma ve trajedilerin anda kalmamıza engel olmamasıdır. Johansson, kederle komediyi harmanlamakta iyi iş çıkarıyor ve soykırım anılarıyla şekillenen bir hayatta kalma ikilemi yaratıyor. Filmin başından itibaren kolaylıkla öngörülen finaline rağmen, yas ve kimlik bunalımı temalarını kuşaklar arası bir deneyime dönüştüren Eleanor the Great, kusursuz olmaktan ziyade çarpıcı.
Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar