Tom Tykwer’ın yazıp yönettiği The Light, Berlin Film Festivali’nin bu yılki açılış filmiydi. Festivalde Altın Ayı’ya aday gösterilen The Light, ödül sezonunda adından söz ettireceğinin sinyallerini verdi. Merkezine Engels ailesini alan hikâye, Berlin’de geçiyor. Yağmur seslerinin ve ışık vurgusunun oluşturduğu fon, modern toplumun her türlü riyakarlığını abartılı bir dille açığa çıkarıyor.

The Light, dinamik yapısına rağmen üç saate yaklaşan süresi ve hikâyeye eklediği temaların bolluğuyla yorucu bir hal alıyor. Buna rağmen, deneysel görsel dünyası ve kendisiyle alay ediyormuş gibi duran anlatım biçimiyle merak uyandırmayı başarıyor. Türkiye’de ilk gösterimini 44. İstanbul Film Festivali kapsamında yapan filmi izlemek için festival programına göz atmayı unutmayın.Işık Film İncelemesi Arakat Mag İstanbul Film Festivali Tom Tykwer Nicolette Krebitz Lars Eidinger Tala al Deen

Dört Bir Yana Savrulan Aile

Kendilerini dünyanın gidişatına duyarlı olarak tanımlayan bir çift yıllar geçtikçe birbirlerinden uzaklaşıyor. Tim (Lars Eidinger) solcu geçinse de reklam ajansında çalışıyor, gezegene zarar veren şirketler için pazarlama kampanyaları hazırlıyor. Eşi Milena (Nicolette Krebitz) ise bakanlık desteğiyle Doğu Afrika’da hayata geçirilecek sosyal sorumluluk projeleri üretiyor. Sürekli evinden uzakta olan bu kadın, ikiz çocuklarını dünyaya getirdiğinden beri eşinden kopmuşa benziyor.

Diğer yandan ikiz kardeşler Jon ile Frieda’nın durumu da ebeveynlerinden farklı değil. Jon (Julius Gause) odasına kapanıp VR gözlüklerini takıyor, oyun dünyasına dalıyor. Gerçekliğini değiştiren bu deneyim, onun hem işi hem de tek sosyalleşme yoluna dönüşüyor. Frieda (Elke Biesendorfer) tam tersine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir arkadaş grubuna sahip. Onlarla gece kulüplerine gidiyor, çeşitli uyuşturucuları deniyor. Evdeyken farklı odalarda, dışarıda olduklarında ise birbirlerinden bihaberler.

Kendilerine has kırılganlıkları olan aile üyeleri, bir kaybın ardından birbirleriyle iletişim kurmanın yollarını arıyor ve olanlar oluyor. Suriye’den Almanya’ya göç eden Farrah’ın (Tala al Deen) evde temizlikçi olarak çalışmaya başlaması da aynı günlere rastlıyor. Hayatlarına tesadüfmüş izlenimi vererek giren Farrah, onlara yeni bir yöntemden bahsediyor. Bu yöntemin merkezinde ışık var. Ancak yöntemin işe yaraması için ailenin önce inandıkları ile yaptıkları arasındaki uçurumu fark etmesi gerekecek. Ardından da kendileriyle yüzleşmeleri.

The Light Işık Film İncelemesi Arakat Mag İstanbul Film Festivali Tom Tykwer Nicolette Krebitz Lars Eidinger Tala al Deen

Berlin’de Işık ve Yağmur Sağanağı

Berlin yalnızca son yüzyılda bile pek çok dönüşümün merkezi sayılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden kısa süre sonra dört ülke tarafından yönetilmeye başlanan, bir süre sonra da bir duvarla ikiye ayrılan bu şehrin gizemli bir yanı var. Sanatçıları çekiyor, özgürlük vadediyor, kendi kurallarını belirliyor. Bununla beraber Engels ailesine yaptığı gibi herkesi ayrı bir köşesine de savurabiliyor. Milena’nın savruluşu ülke dışına uzanırken oğlu Jon, dört duvar arasında sanal bir gerçeklikte kayboluyor. Tim, etnik desenli bir halının serili olduğu toplantı odasıyla yalnız uyuduğu odası arasında gidip geliyor. Frieda gece kulübünden halüsinasyon görmeye müsait bir zihinle ayrılıyor. Aynı Berlin aile üzerinde böyle etki bırakırken yabancılara da kucak açıyor. Buna en net örnek, Milena’nın Kenya’da âşık olduğu Godfrey (Toby Onwumere) ile ondan olan oğlu Dio (Elyas Eldridge). Elbette film boyunca gizemini koruyan Farrah ile ev arkadaşlarını da unutmamak lazım.

Diğer yandan sürekli yağış alır şekilde gösterilen şehir, kasvetini tekrarlayan ışık motifiyle dağıtmayı deniyor. Zaten Farrah’ı da sıklıkla led bir lambanın karşısında, yüzünü yanıp sönen ışığa dönmüş şekilde görüyoruz. Bu anlarda hapishaneye benzer bir yere, eşi ve ikiz çocuklarını görmeye gidiyor. Farrah’ın neden dışarıda, ailesinin niye içeride olduğu hakkında bir açıklama sunulmuyor. Ülkesinde tıp eğitimi alan, Almanca dahil üç dili akıcı şekilde konuşan Farrah, ısrarla temizlikçi olarak çalışmak istiyor. Ruhani bir yolculuğa imkân tanıyormuş gibi duran ışık, ısrarlı iş tercihiyle birleştiğinde Farrah’ı anlaşılması zor bir karaktere dönüştürüyor. Böylece doğuya atfedilen mistisizme yaklaşıyor.

Avusturyalı bir sinirbilimci ile Alman bir psikoloğun keşfi olduğunu öğrendiğimiz ışık terapisinin bilimsel dayanağı başta yaratılan mistik havayı dağıtmaya yetmiyor. Farrah’ın Engels ailesinin güvenini kazanmasıyla ışık tüm karakterlerin hayatına dahil oluyor. Beynin bazı bölümlerini uyararak kişinin hayatına uzaktan bakabilmesini sağladığı söylenen ışık, metaforik bir anlam kazanıyor.

The Light Işık Film İncelemesi Arakat Mag İstanbul Film Festivali Tom Tykwer Nicolette Krebitz Lars Eidinger Tala al Deen

Yüzeysel Şekilde Her Şey Hakkında

The Light, anlatmak istediği tüm meseleleri tek bir filmde, sinemanın bütün imkânlarını kullanarak anlatmaya çalışıyor. Sanki çok iyi bir fikir buldum diye başlayan her konuşma, bir şekilde senaryoya dahil ediliyor: Gelişmiş ülkelerdeki insanların farkındalık sahibi olmasına rağmen, iş uygulamaya gelince her şeyi başkalarından beklemeleri. Teknoloji, pazarlama, doğayı koruma, greenwashing, sosyal sorumluluk gibi içi boşaltılan meseleler. Eğlencenin içki ve uyuşturucuyla ilişkisi. Eleştirdiğin kurumlarla çalışmak. Cinsellik, kürtaj, çift terapisi, benlik karmaşası, göçmenlik, sosyal anksiyete. Bu listenin ortaya çıkması için film hakkında kısa süre düşünmem yetiyor. Çünkü aynı anda hepsine dokunmaya çalışıyor. Ne var ki konudan konuya atlarken takip etmek güçleşiyor. Mesele Engels ailesinin merkezde olduğu bir “söylediğimi yap, yaptığımı yapma” portresi çizmek mi? Yoksa ışık terapisi kullanan göçmen bir kadının hikâyesi üzerinden göçmenliğe ilişkin söz söylemek mi? Hangisi olursa olsun müzikal çağrışımlı ya da animasyona dönüşen sahnelere gerek var mı?

Ahlakçılık yapmak istemesem de bazı karakterlerin davranışları uçlara savruluyor. Örneğin, Milena’nın neden bu kadar kayıtsız, kibirli ve tutarsız biri olması gerekiyor? Terapistinin karşısında kırılganlığını ortaya koyan bu kadın, neden kocasına, kızına ve Godfrey’e karşı bu kadar sert? Güçlü kadın anlatısına tersinden bakan bu yaklaşım can sıkıcı. Mezarlıkta ona sorulan “İyi de siz kimsiniz?” sorusuyla ortaya çıkan benlik karmaşasının karakter gelişimine katkı sunmaması sahneyi boşa düşürüyor.

Diğer yandan Jon’un Engels ailesinin en sahici karakteri olduğunu düşünüyorum. VR gözlükleriyle son derece yüzeysel gözüken karakter, sosyal anksiyetesi açığa çıktığı anda empati yapılabilir hale geliyor. Yine de bu sempatim Jon’a yazılan şarkıyı da cringe bulmamı engellemiyor. Müzik karakterlerin kırılgan yanlarına odaklansa da somut değişimler Farrah sayesinde oluyor. Farrah’a biçilen rol bu kadar güçlüyken onun hikâyesinin yavaş yavaş açılması sabır eşiğini zorluyor. Zor bir konuyu sadeleştirme ihtiyacı anlaşılır ancak bunun yolunun büyülü gerçekçi bir görsellik olduğundan emin değilim.

Işık Film İncelemesi Arakat Mag İstanbul Film Festivali Tom Tykwer Nicolette Krebitz Lars Eidinger Tala al Deen

Kendi Kendini Sabote Etmek

The Light, bazı filmlerde görülenin aksine gereğinden fazla konuyu aynı anda ele alıyor. Bir yandan kadınların kürtaj hakkına, diğer yandan açık ilişkinin modern hayatın doğal bir parçası haline gelebildiğine işaret ediyor. Bunu ahlakçılığa sapmadan, akışın içine yediriyor. Diğer yandan Milena ile Tim’in savundukları gibi yaşamadıklarını söyleme görevini Frieda’ya veriyor. Evde yemek yapmadıklarını, gitmedikleri bir yazlıkları olduğunu, gezegene zarar verenin aslında onlar olduğunu söylerken filmin ana meselesi olsa yeterli olacak bir noktaya parmak basıyor. Bunun dışında kalan her şey The Light’ın kendi kendini sabote etmesine neden oluyor.

Milena ile Tim söyledikleri gibi yaşamadığı için eleştirinin odak noktası haline gelirken The Light da “Söylediğimi yap, yaptığımı yapma” diyor. Bu anlamda kendi kendisinin parodisine dönüşüyor ne yazık ki. İyi oyunculuklar ve etkileyici görüntü yönetimine rağmen yapmak istedikleri ayağına dolanıyor. Son olarak, uzun süresi sebebiyle zaman ayırıp ayırmamak tamamen kişisel bir seçim olsa da The Light benim için unutulması zor filmler arasında yerini alıyor.


Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Moon: Bastırılan, Susturulan ve Tüketilen

How to Make a Killing: Açgözlülüğün Dağlarında

BURCU DEMİRER
28 yaşında, İstanbul'da yaşıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Karşılaştırmalı Edebiyat okudu. Metin yazarı olarak çalışıyor. Edebiyat, sinema ve tiyatro aracılığıyla yarınki yüzünü keşfediyor.

    44. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 3. Gün

    önceki yazı

    44. İstanbul Film Festivali Günlükleri: 4. Gün

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Yorumlar kapatıldı.

    Bunlar da ilginizi çekebilir