Türkiye’nin en köklü ve prestijli sinema etkinliği olan İstanbul Film Festivali, bu yıl 44. kez sinemaseverlerle buluşuyor. 11-22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek festival, dünya sinemasının en seçkin örneklerini, usta yönetmenlerin son yapıtlarını ve genç yeteneklerin dikkat çeken filmlerini İstanbul’a getiriyor.
Haktan Kaan İçel bu yazıda 44. İstanbul Film Festivali‘nin 6. gününde izlediği filmleri değerlendirdi. Keyifli okumalar.
Beware of Children
Bu yıl retrospektifiyle programda yer alan Dag Johan Haugerud’ın 2019 yapımı Beware of Children filmi, 157 dakikalık süresi boyunca çocukların karıştığı bir cinayetin peşinden koşarken, pişmanlık, yas ve aile içi ilişkilere temas etmeye çalışıyor. Özellikle ifade sahneleri ve çocuklarının ailelerinin düştükleri durumları anlatması açısından oldukça ilginç bir film ortaya çıkıyor.
Ancak film bir anlamda politikanın aile hayatına etkileri ve toplumun önyargıları üzerinden tahlillere soyununca harika bulduğu çatışmaları, toparlamakta zorluklar çekiyor. Bu sebeple de film bir sakız gibi uzadıkça uzuyor. Yönetmenin sinemasında maalesef uzatma eğilimi seyircinin başına bela oluyor. Yine de bütününe bakınca gayet başarılı bir film denilebilir.
Peacock
Almanya’nın son yıllarda en formda oyuncusu Albrecht Schuch’u başrole yerleştiren Peacock, Almanların Lanthimos’un Alpler’ine cevabı gibi bir film olarak akılda kalıyor. Tabii bu sefer Lanthimos’un bakışının aksine Bernhard Wenger olaylara ilişki odaklı bakarken, bir yandan da ana karakterinin depresyona girmesiyle beraber ortaya çıkan şamatanın izinden gitmeye çalışıyor. Pek çok farklı filme referanslarla karşımıza çıkmış. The Square, Festen, Alpler ve Japonya’daki kiralık insan kültüründen etkilendiğini gayet net söyleyebiliriz.
Film zaman zaman skeçler halinde ilerleyen bir seyre bürünürken, Schuch’un kusursuz oyunculuğuyla ivme kazanmasını biliyor. Özellikle erkeklerin duygularını göstermekte zorlanması ve ilişkilerdeki tepkisizliğini tiye alan yapım, iyi tespitlerini senaryoda başarıyla kullanıyor. Kimlik sorunları, amaçsızlık ve yalnızlığın verdiği hüznü Peacock katalizör şeklinde kara mizaha dönüştürüyor ve seyirciye keyifli bir seyir vaat ediyor.
Escape
Özellikle Hollywood’da çektiği Buried ve Red Lights filmiyle tanınan Rodrigo Cortes, bu sefer ülkesinde absürt bir yas filmine imza atıyor. İçindeki kederden dolayı kendini cezalandırmak ve karar vermeden ot gibi bir yaşam isteyen ana karakterinin şaşkınlık veren çabasını izlemek yer yer komik olsa da, bir yerden sonra acıma duygusuna dönüşüyor. Bürokrasinin kalın duvarları, hukuk sistemini toplumsal olaylar üzerinden eleştirirken, tuhaf ama bir yandan da hüzünlü bir kayboluş hikayesi ortaya çıkıyor.
Tuhaf tiplemeleri ve bu karakterler üzerinden farklı bakış açılarıyla akla Aziz Nesin’in eserlerini hatırlatan bir iş çıkıyor. Yer yer tekrara düşmesi ve hikayesinin apaçık anlaşılmasına rağmen toparlanamaması filmin eksi yanları olsa da, seyir anlamında çok fazla detay sunularak seyircinin sevebileceği bir iş ortaya çıkmış. Bilhassa sisteme karşı savaş açan karakterler üzerinden anlatılan hikayelere ve yas sürecindeki travmaları trajikomik şekilde sunan filmleri sevenler için önerilir.
Love
Dag Johan Haugerud üçlemesinin ikinci halkası Love, günü birlik ilişkiler ve uzun soluklu ilişkiler arasında çelişkiler üzerinden beyin fırtınasına soyunuyor. Öte yandan cinsel özgürlük, ilişkideki sevgi eksikliği, sosyal buluşma uygulamaları ve günümüzde aşkın tanımı yapmaya çalışıyor. Tarz olarak yine Before Sunrise sularında gezen bir üslup hakim. İlk filme göre daha az tartışılan konular masaya yatırılırken, karakterlerin kendi içlerindeki kabullenemedikleri çelişkiler üzerinden yan hikayelerle senaryo destekleniyor.
Yönetmenin romancılıktan gelmesinden kaynaklı filmleri fazlaca senaryo odaklı işlere dönüşürken, zaman zaman doğrudan anlatılsa kısa filmlere konu olacak malzemeler ortaya çıkabilirdi. Ancak yönetmenin diyaloglarla filmlerini şekillendirme ustalığı filmlerini izlenebilir kılıyor. Love ilk film ile benzer seviyelerde ama daha hafif konular üzerinden geçiyor. Bu tarzı sevenler için tavsiye edilir.
Super Happy Forever
Japon Sineması’nın en önemli özelliklerinden biri küçük ve önemsiz görünen anların peşinden koşup, hayatımızda ne kadar önemli olduklarını vurgulayan unsurlar olduğunun altını çizmesi diyebiliriz. Super Happy Forever da, kaybedilen eşin ardından bir ağıt gibi. Çıkılan bir tatilin insanın içinde ne büyük yaralara ya da kıymetli hatıralara dönüştüğünün kanıtlar nitelikte bir iş olarak akılda yer ediniyor.
Filmi kurgusal anlamda üç bölüme ayırdığımızda ilk bölüm erkeğin bakış açısından gösterildiğinde olaylar anlamsızmış gibi gelirken, kadının bakış açısından anlatılan ikinci bölümde ilk bölümdeki anlamsızlıkların ne kadar değerli olduklarını anlıyoruz. Üçüncü bölüm ise objenin içindeki anlam üzerinden tamamlayıcı bir bölüm olarak tasarlanmış. Kohei Igarashi küçük bir film yapsa da, duygusal anlamda yakıcı olmayı başararak seyirci etkilemeyi başarmış. Bazen büyük şeyler söylemeden de insanların ruhuna dokunabilirsiniz demiş.
Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
























Yorumlar