75
YAZARIN PUANI

Kolay kazanılmış bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten bir acı mı daha iyidir? Dostoyevski’nin yıllar önce savunduğu “acı çekerek olgunlaşmak” inancı, kaynağını İskoç aktivist John Davidson’un hayat hikayesinden alan I Swear filmi için oldukça geçerli duruyor. I Swear gibi gerçek bir hikayeye dayanan eserleri değerlendirmek, gerçek hikayenin dinamiklerine de hakim olmamızı gerektiriyor. Böylelikle BBC belgesellerinde filmin ana karakteriyle ilgili 16, 30 ve 37 yaşlarındaki gerçek yaşam kesitlerinin bulunduğunu şimdiden söyleyelim.

75
YAZARIN PUANI

İçsel Gerçeğe Erişim Olarak Tikler

I Swear, ergenliğinin başlarında Tourette sendromuna yakalanan ve bunun sosyal sonuçlarını yaşayan John Davidson hakkında biyografik bir deneyim sunuyor. Öyküye kaynaklık eden İskoç aktivist Davidson’un (Robert Aramayo) yolculuğu; İskoçya’nın Galashies kentinde, 1980 yıllarında başlıyor. Babası ile yakın ilişki içinde bulunan Davidson, çocuk futbolcu olarak gelecek vadettiğine inanılan ve ailesi tarafından umut bağlanılan bir konumdadır.

Davidson‘ın ortaokula başladığında ders esnasında aniden ortaya çıkan vokal ve motor tikleri; ailesi, arkadaşları ve öğretmenleri tarafından ilgi çekmek amaçlı yapılan budalaca devinimler olarak görülür. Fakat zamanla kontrolden çıkan bu tikler, sosyal soyutlanmaya varan okuldaki cezalara ve evde büyüyen çatışmalara yol açar. Davidson’un vokal tiklerine eklenen istemsiz küfürler ise filmin yapı taşlarından birini oluşturuyor. Öyle ki film, Buckingham Sarayı’ndaki MBE töreninde Davidson’un Kraliçe’ye ettiği küfürle açılıyor.

Fakat filmin ilerleyen zamanlarında, Tourette sendromlu bireylerin istemsiz küfür etme semptomunu (koprolali) taşıdığı vurgulanıyor. Davidson’un ergenliği boyunca abartılı küfürleri ve kontrolsüz hareketlerinin dürtüsel olduğuna bir türlü çevresindekileri ikna edemeyişi, onu toplumdan giderek soyutluyor. Öyle ki, annesi başta olmak üzere çevresindekiler, onu ahlaksız ve zarar verme potansiyeline sahip bir serseri olarak damgalıyor. Davidson, yemek sofrasında istemsizce babasının yemeğine tükürüyor ve zaten evi terk etmeye bahane arayan babasının gidişi üzerine benlik algısı da altüst olmaya başlıyor. Zaten ergen egosantrizminin doğal gelişim özelliği olduğu o yaşlarında, Davidson için bu durum baş edilebilir bir sorun olmaktan çıkıyor.

Bu sürece eşlik eden akran zorbalıkları, cehalet ve annesinin her tik sonrası ona özür diletmesi gibi türlü acımasızlıklar, Davidson’u ağır antidepresanlar ve zorunlu sessizlikle geçen on üç yıla itiyor. Uzun bir inzivanın ardından, Davidson’u hala yemek masasında değil de şöminenin karşısında tek başına yemek yerken görmek yürek burkuyor.

Farklılıktan Doğan Yabancılaşma

Normal bir hayat sürme arzusuna ulaşamamanın verdiği ızdırapla boğuşan bir karakterin portresi, oyuncu Robert Aramayo tarafından başarıyla çiziliyor. Ergenlik döneminin kritik yıllarında toplum tarafından el birliğiyle yitirmeye zorlandığı öz saygı ve sosyal kabulü, yetişkinliğinde çekingenlik ve izole yaşamla tezahür ediyor.

Bu çıkmaz döngü, eski bir ortaokul arkadaşına rastlamasıyla biraz kırılıyor. Onunla çıktığı kırsal yürüyüşler, eğlenmek için gittiği mekanlar, aslında Davidson’un hiç yaşayamadığı hayata nasıl da açlık duyduğunu gösteriyor. Buzlar kırıldıkça karakterin aslında mizahi yönü gelişmiş kendisiyle barışık ve hatta onu incitenlere bile kibar olan tarafıyla tanışıyoruz.

Arkadaşının annesi Dottie ve yanında çalıştığı patronu Tommy gibi karakterlerin anlatıya girmesi, kasvetli havayı dağıtıyor. Dottie’nin Davidson’u yanlarına taşınmaya ikna etmesiyle, bugüne kadar kendini korumak için maske takan bir adamın yelkenleri suya indirmeye başladığını izliyoruz. Dottie, öncelikle Tourette sendromunun özür dilemeye sebep olacak bir ahlaki ihlal olmadığını ona öğretiyor. Hayatını bu doğrultuda yeniden şekillendirmeye başlayan Davidson, bunu mizah kullanan ve hatalar yapabilen çok katmanlı bir karakter olarak ortaya koyuyor. Zaten filme ferahlık getiren de tam olarak bu: John’un, gereksiz sansasyon yaratan biri yerine, kolaylıkla empati kurulabilecek biri olarak yansıtılması. I Swear, bu yönüyle engellilik dramalarının o ağırbaşlı, ciddi havasına karşı geliyor. Davidson’la birlikte seyirciye de gülme izni veriyor. Buna karşın, karakterin annesiyle olan kopuk iletişimlerinin bir şekilde düzelmesi ve bu sahnelerin bir tür katarsis gibi arınmayı çağrıştırması, yer yer Hollywoodvari klişe havası estirmekten öteye gidemiyor.

Film, refaha giden yolda doğrusallıktan kaçınıyor. Nitekim izlediğimiz, Davidson’un zafer öyküsünden ziyade toplumdaki bilinçsizliğe, ahlaki ikiyüzlülüğe ve etiketlenmeye karşı verilen bir mücadele. Bu açıdan film, bize sihirli bir değnekle mucizevi bir değişimi asla garantilemeyeceğini baştan hissettiriyor. Davidson, içinde bulunduğu acıya hapsolmak yerine onu yaşamını anlamlı hale getirmenin bir aracı haline dönüştürüyor. Böylece, kendini benzer durumdaki insanlara karşı sorumlu hissetmeye başlıyor. Tourette sendromu ile ilgili farkındalık çalışmalarına katılıyor, grup odaklı ve bireysel terapilere gidiyor. Daha sonra ise çeşitli belgesellerde yer alıyor, üniversite ve sivil toplum söyleşilerine konuşmacı olarak katılıyor. Çevresindekiler; onun yitmekte olan bir gençten geniş kitlelere ilham olan dönüşümünü hayranlıkla izliyor.

I Swear Film İncelemesi Arakat Mag 2025 Kirk Jones Robert Aramayo Peter Mullan Maxine Peake

Mücadele, Zorbalık Ve Yanlış Anlaşılmalar

John Davidson, başarlı olması öngörülen bir çocukluk döneminin ardından ailesi ve toplum tarafından bir anda yabancılaştırılmıştır. Filmin sonunda ise bu izole figürden ilham verici bir aktiviste evrilmiştir. Çoğu insan, yaşamındaki zorluklarla yüzleşmekten kaçınır; bu daha güvenli ve bilindiktir. Davidson ise yaşadığı bu kırılma anlarında gösterdiği cesaret ve direnç ile kamuoyunda yankı uyandırarak Britanya İmparatorluğu Nişanı Üyesi ödülünü almaya hak kazanır.

Filmin iki saatlik süresi boyunca, kamuoyunda engel durumlarına yönelik farkındalık eksikliğinin, bireylerde nasıl acı ve dışlanmaya sebep olduğuna çok gerçekçi bir şekilde tanık oluyoruz. Aramayo’nun rolüne adapte olmak için gerçek John Davidson ile aylar geçirmesi, kusursuz performansını daha anlaşılır kılıyor. Ayrıca özellikle tercih edilen yakın plan çekimler, duygusal kırılganlığı da başarıyla yansıtıyor.

Bununla birlikte, Davidson’un genellikle iç mekan sahnelerinde yalnız olduğu anlarda tercih edilen gölge/tek kaynak ışıkları, izolasyon temasına bir çağrışım oluşturuyor. Çatışma sahnelerinde yaratılan bilinçli sessizliğin, psikolojik gerilimi tırmandırmaya yönelik diğer stratejilerden olduğunu söylemek mümkün. Duygusal derinlik ve aile temalı filmleriyle tanınan yönetmen Kirk Jones, filminde mizah ile dram dengesini çok iyi kurgulayarak tahammül sınırlarımızı sorgulatıyor.

I Swear, göz ardı edilen bir konunun derinliklerine cesurca inen bir biyografi. Güçlü temposu ve başarılı oyunculuklarıyla BAFTA ödülü de kazanmış olan film, sıradan insanların neleri başarabileceğine odaklanarak ilham veriyor. İnkar, yüzleşme, kabullenme ve cesaret temalarıyla dolu olmasının yanı sıra, onca zorluk ve acıya rağmen yaşamın akışında yer almayı seçen herkese fazlasıyla tanıdık geleceğine eminim.


Fatma Kıpçak‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Good Luck, Have Fun, Don’t Die: Yapay Zeka Manifestosu

Peaky Blinders: The Immortal Man: Ödenmesi Gereken Kefaret

Fatma Kıpçak
İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği mezunu. Sinema ve edebiyat tutkunu.

    Goat: Büyük Hayaller Peşinde

    önceki yazı

    They Will Kill You: Senaryosuz Kan Banyosu

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir