Yeryüzüne dayanmanın günbegün zorlaştığı şu zamanlarda sanatın rolü şüphesiz önem kazandı. Kimi zaman sadece olanları belgelemek kimi zaman ise olabilecekleri hayal etmek için yedinci sanatı kullandık. Bir zamanlar nice rejimin sadık dostu olan sinemanın bireysel gerçekler uğruna filtresiz bir araca dönüşmesi oldukça değerli bir kazanımdı. Buna karşın, sanatın dolaşımı esnasında yeni kimlikler edinebilmesi için artık vurucu imgelere ya da gürültülü sloganlara gerek kalmadı. Öyle ki, tartışma kültürü günden güne önem kaybederken tanımlanmak ise bir o kadar kolay hale geldi. Bu, toplumların yorgun hafızalarını korumak için geliştirdiği içgüdüsel bir reaksiyondu belki de. Ancak günümüzde alıcısının, satıcısının, seveninin ve sevmeyeninin daha en baştan belli olduğu sanatsal üretimlerle karşılaşır olduk.
Sponsorları kadar sesi çıkan festivallerin ve kendi içinde yapılaşmış fon yöneticilerinin oluşturduğu düzen öyle sistematik hale geldi ki, neredeyse her seçkide birbirinin aynısı filmler görmeye başladık. Bunların çoğalması için seyirci açısından neredeyse her tür gerekçe mevcuttu: vicdani bir rahatlama, kolaylıkla bağ kurulabilen dertler, romantik bir direniş daveti ve en önemlisi “görülme” imkanı… Bir zamanlar savundukları doğrular üzerinden takdir ettiğimiz organizasyonların savunmadığı, hatta adından bile söz etmediği gerçekleri konuştuğumuz bu atmosferde, sanatın bir afyona dönüşmesi gitgide daha tehlikeli hale geldi. Çünkü bu üretim kültürü, ortaya çıkan sanatın niteliğinden bağımsız olarak, bir eserin tarihe nasıl kazanacağına peşinen karar veriyordu. Denklemler öylesine mükemmelleşmişti ki, artık birilerinin bunları baştan tasarlamasına ve hatta üretimini yönetmesine bile gerek kalmamıştı.
Bu sene Berlin Film Festivali’nin belki de en tartışmalı yılıydı. Bir zamanlar prestij yerine ifade özgürlüğünü tercih ettiği için ayrıksı bir alan olarak görülen festival, dünyada korkunç bir soykırım yaşanırken Filistin’in adını ağzına bile almıyordu. Almanya hükümetinin baskıları arttıkça gelen tepkiler de bir o kadar yükseldi. Elbette bu durum, kendini jüri üyelerinde ve verdikleri kararlarda da gösterdi. Öncelikle jüri başkanı Wim Wenders‘in sanatın apolitik olduğuna dair sunduğu görüş gündem oldu, daha sonra ise basın toplantıları adeta bir cadı avına dönüştü. Geç kalınmış olmasına rağmen, şartların gerektirdiği öfkeyi gösterebildiğimiz ve karşılığını öyle ya da böyle alabildiğimiz bir dönem geçirdik. Ancak her şey, Türk asıllı Alman yönetmen İlker Çatak‘ın ana yarışmadaki büyük ödülü kazanması ile değişti. Festivalin 76 yıllık geçmişinde aldığımız üçüncü Altın Ayı ödülüne sahip olan Sarı Zarflar etrafındaki heyecan dalgası, Emin Alper‘in Kurtuluş filminin kazandığı Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülü ile adeta taçlandı. Türkiye olarak yaşadığımız coşku sürerken, uluslararası basında jürinin kararları çoktan tartışılmaya başlanmıştı. Zira, bunun festivalin (ve jürinin) itibarını temize çekmek için bilinçli bir hamle olduğu konuşuluyordu.

İki Şehir Arasında
Türkiye’de politik sinemanın birtakım cesur belgeseller ve orada burada sessizce atılan sloganlardan ibaret kaldığı günümüzde, Sarı Zarflar ve Kurtuluş‘un riskli alanlara girmesi elbette değerli. Alper‘in filmi, Bilge Köyü katliamından esinlenerek Doğu’daki iki korucu köyün çatışmasını merkezine alırken, Çatak ise ülkemizin sorunlarına dair çok daha geniş bir yelpazeyle ilgileniyor. Zira, Ankara’da devlet tiyatrocusu bir çift olan Derya (Özgü Namal) ve Aziz’in (Tansu Biçer) “cumhurbaşkanına hakaret” ve “terör örgütü desteklemek” gibi asılsız suçlamalarla işlerinden uzaklaştırılması; ilk başta Barış İçin Akademisyenler’i çağrıştırsa da, ülkece kanayan daha birçok yaramıza işaret ediyor.
Çatak, bir önceki filmi The Teachers’ Lounge‘daki gibi, bir ulusun ortak korkularını ve önyargılarını bir mikrokozmosa sığdırmak yerine bu kez çok daha dolaysız bir yazarlık benimsiyor. Öyle ki, Sarı Zarflar asla demlenen bir gerilim vadetmiyor; aksine, her an patlak vermeye hazır yoğun bir gerilim ağı kuruyor. Derya ve Aziz; – birbirleri de dahil olmak üzere – kızları, meslektaşları, yöneticileri, arkadaşları ve daha birçok kişiyle bitmek bilmeyen bir anlaşmazlık içinde. Nitekim, film neredeyse her karakteri bir otorite temsilcisine çevirerek ortaya durmadan değişen dinamiklerle dolu bir senaryo çıkarıyor. Bu açıdan, Çatak‘ın tekinsiz bir gerilim hattı yaratmak konusunda paslanmadığını söylemek mümkün. Ancak bunu oluştururken tercih ettiği yöntemler birtakım soru işaretleri uyandırıyor.
Filmin sunduğu ilk önermelerden biri; Berlin’in Ankara’yı, Hamburg’un ise İstanbul’u canlandırdığı mekan kullanımı oluyor. Ancak bu paralellik, mekanlar arasında kurulan ince detaylarla aktarılmıyor; Çatak, birbirlerinin yerine geçmiş şehirlerin gerçek kimliğini seyirciye doğrudan söylüyor. Bu tercih, – ülkemizdeki sansür politikaları düşünüldüğünde – birtakım siyasi engellerin üstesinden gelmek için mi var bilinmez; ancak film içinde oldukça işlevsiz bir oyuncağa dönüştüğünü söylemeliyim. Öncelikle, karşılaşılan haksızlıklar karşısında “aynı insan kalmanın zorluğuna” değinen bir hikaye seyrediyoruz. Dolayısıyla, karakterlerin maddi ve manevi açıdan sarsılan kimlikleri gibi, şehirlerin de özlerinden kopmuş olmaları bir tesadüf değil. Ancak Çatak‘ın “birey ve şehir” ekseninde bir hikaye anlatırken Ankara’yı “koşullu özgürlük”, İstanbul’u ise “bitmeyen telaş” duyguları üzerinden kodlamakla yetindiğini görmemiz uzun sürmüyor. Nitekim, Sarı Zarflar asla doyurucu bir şehir senfonisi yaratabilen ya da karakterleri mekan üzerinden keşfedebilen bir film değil. Zaten Çatak‘ın en büyük eksiği de burada ortaya çıkıyor: konforlu bir dolaysızlık.

Sloganlara Sıkışan Anlatı
Sarı Zarflar‘ın belki de en iyi ve en kötü tarafı, sunduğu gerilim duygusu. Sahnelerin – muhtemelen kurgunun çokça kez elden geçirilmesi sonucu – hatırı sayılır bir tekinsizlik aşıladığını itiraf etmeliyim; ancak bu gerilimin neredeyse tamamen toplumsal hassasiyetler ve sahte entrikalar etrafında kurulduğunu fark etmek zor değil. Öyle ki, Çatak‘ın bir kutuplaşma ögesi olarak filmine serpiştirdiği meseleler birer detay olamayacak kadar büyük. Örneğin, karakterlerin birkaç saniyeliğine gördüğümüz televizyonu bir polis şiddeti sahnesine yer veriyorken, Derya ve Aziz’in öylesine gittiği tiyatro oyunu dil çatışması üzerinden Kürt meselesini odağına alıyor. Ancak maalesef Çatak‘ın kolektif hafızadan ödünç aldıkları burada tükenmiyor. Yaşanan bir kaybolma olayı hiç geçmeden kadın cinayetleri üzerinden ele alınırken, daha önce sürekli “geçinmek” üzerinden tartışılan para meselesi bir anda “yandaş basına destek verip vermeme” eksenine taşınıyor. Kısacası yönetmen, seyirciyi hikayesine inandırmaya çalışırken pişmemiş hissettiren aceleci yöntemler kullanmakta elini hiç korkak alıştırmıyor.
Filmin sürekli tetikte olan geriliminin bir diğer büyük temsilcisi ise diyalog yazımı. Hem oyuncu yönetimini hem de dramatik çatıyı ciddi manada sarsan plastik diyaloglar, yönetmenin hedeflediği çatışmayı direkt karakterlerin ağzına taşıyarak adeta kulak tırmalıyor. Sarı Zarflar‘daki neredeyse her karakter, anında karşı argüman üretecek kadar hazırcevap ve sinir bozucu bir sivriliğe sahip. Çatak, sahnelerin dinamiğini o kadar net belirlemiş ki, seyirciye nefes alanı bırakmadan durmadan kavga eden karakterler türetmiş. Neredeyse bir yerli televizyon dizisinden fırlamış kadar ucuz hissettiren “şah mat” anlarına ve yarattıkları katarsise bağımlı hale gelmiş yönetmenin bu ısrarını anlamak güç. Söylenen bu sözlerin karakterler arasında gelişim gösterdiği ve kalıcı sonuçlarının olduğu bir yazarlık da tercih edilmemiş. Bu açıdan, filmin tartışma anları o kadar kullan-at hissettiriyor ki, zaten inceliksiz olan senaryoyu derinleştirmek yerine dibe çekiyorlar.
Çatak‘ın kafa karışıklığını politik yaklaşımında da görmek mümkün. Henüz ilk sahnelerde karşımıza çıkan protesto anı, bunun için mükemmel bir örnek. Odağı Barış İçin Akademisyenler olan bu gösteride, yönetmen genel bir muhalif ortam resmetmek adına LGBT ve Filistin bayraklarına da bolca yakın çekim alıyor. Ancak bu kapsayıcılık hali, karakterleri ve davalarını destekleyen bir bağlam yaratmak yerine, uluslararası izleyicinin film ile bağ kurmasını kolaylaştıracak küçük detaylar ile sınırlı kalıyor. Dolayısıyla Sarı Zarflar, direnişi evrensel bir gerçek olarak ele almaya çalışsa da, “yorgun düşmüş solcuları” öylesine romantize edip genelliyor ki, bunca meselenin anlatı içindeki samimiyeti ve tutarlılığı gitgide yok oluyor. Karşılaştıracak olursak, Alper‘in Kurtuluş‘u hikayesini fazla kompakt bir yapıya dönüştürürken hedefini yeterince net gösterememesinden dolayı eleştirilmişti. Sarı Zarflar için kimsenin bunu söyleyebileceğini sanmıyorum, zira hem reji hem de senaryo savunduğu her türden doğruyu sloganlar eşliğinde sergilemekten asla geri durmuyor.

Didaktik Bir Israr
Filmin bir sahnesinde Özgü Namal‘ın Derya karakteri, oynadıkları oyunun yazarı olan Aziz’e haklı bir serzenişte bulunuyor. Metni fazla didaktik bulduğunu ve kişisel hikayelerini adeta nutuk çeker gibi izleyiciye aktardıklarını söylerken ona istemsizce hak veriyorsunuz. Öyle ya, seyircisinin yorum kabiliyetine güvenmeyen ve her meseleyi olabilecek en dolaysız diyalogla aktaran Çatak için de aynı şikayette bulunmak mümkün. Üstelik bu, yönetmenin otobiyografik dokunuşları olan bir senaryo da değil. Hatta Türkiye’yi Almanya’dan takip etmesinin getirdiği mecburi yabancılaşmayı neredeyse her sahnede hissetmek mümkün.
Sarı Zarflar hakkında emin olduğum bir şey varsa, seyirciye belki Kurak Günler‘den bu yana sinemamızda görülen en yoğun politik arınmayı yaşatacağı. Çatak, bizimle aynı yola baş koyduğunu her sahnede hatırlatırken, gündeme dair kalabalık bir potpuri sunmayı da ihmal etmiyor. Filmde nispeten istikrarlı bir akış seyreden bir şey varsa, o da Derya ve Aziz’in çalkantılı ilişkisi olmalı. Yönetmen elbette bu dinamiği de bol miktarda kavga sahnesi ile tanımlamaya çalışıyor, ancak oyuncuların çabası ile en azından asgari düzeyde çalışan ve ikna olunabilen bir ilişki seyrediyoruz. Tam olarak ne bir ülke panoraması ne bir mahkeme dramı ne de bir politik gerilim olabilen Sarı Zarflar, belki de en temel ögesi olan bu çifti bir temsilden öteye taşımalıydı. Böylece barındırdığı dağınık temalar, çok daha organik bir şekilde harmanlanabilirdi.
Filmin kazandığı Altın Ayı ödülüne dönecek olursak, bunun hesaplı bir karar olduğu kanaatindeyim. Wenders, yarışmadaki filmler arasında “tarihin doğru tarafında kalmaya” böylesine kalabalık bir senaryo ile destek veren bir film görünce eminim çok memnun olmuştur. Festivalin kaybettiği itibar göz önüne alındığında, jüri üyelerinin desteğini toplamanın da pek zor olmadığını varsayıyorum. İşin acı tarafı, bu ödül kimileri için bir ustanın adını temize çekse de, festival filmi kodlarını tescilleyen bir karar oldu. Zira, “mesele sinemacılığı” günden güne biçimsiz ve yalnızca “haklı” bir konuma sürüklenirken, üçüncü dünya ülkelerinin acı gerçeklerini paketleyip festivallerde paylaşmak için çekinceler tükendi. Ne de olsa, sanatçıların bu meselelere yaklaşımındaki olgunluk fark etmeksizin, dönemin haletiruhiyesine doğru yerden temas ederek istenen karşılığı almak artık hiç olmadığı kadar kolay. Bu açıdan Sarı Zarflar, zayıf olduğunu düşündüğüm kadar – hem yerli hem yabancı sinema için – endişe verici bulduğum bir film.
Tunahan İbiş’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
Kurtuluş: Çürümüş Zihniyetin Hezeyanları
Project Hail Mary: Türler Arası Radikal Empati























Yorumlar