Gabriel Azorín imzalı Last Night I Conquered the City of Thebes, prömiyerini Venedik Film Festivali kapsamında düzenlenen Giornate degli Autori bölümünde gerçekleştiren ve ardından farklı uluslararası festivallerde gösterilen, minimal anlatımı ve deneysel yaklaşımıyla öne çıkan bir yapım. Film, beş genç erkeğin doğanın ortasında, antik kalıntılar arasında yer alan bir hamamda geçirdikleri zamana odaklanırken; klasik anlamda bir hikâye anlatmak yerine izleyiciyi zamanın, mekânın ve bedenin iç içe geçtiği bir deneyime davet ediyor. Mitolojik referanslarla örülü bu dünya, gerçek ile hayal arasındaki sınırları belirsizleştirirken, izleyiciden aktif bir katılım ve sabır talep ediyor.
Doğa, Mekân ve Ritüel Hissi
Film, bataklıkta oynayan çocukların çamurla kurduğu ilişkiyle açılıyor. Bu açılış, ilk bakışta sade ve gündelik bir an gibi görünse de, filmin geri kalanında hissedilecek olan ritüel atmosferin temelini atıyor. Çamur, su ve beden arasındaki bu ilkel temas, izleyiciyi doğrudan doğanın döngüsüne yerleştiriyor. Ardından gelen uzun yürüyüş sekansında, beş gencin doğanın içinde ilerleyişini yukarıdan izliyoruz. Kamera giderek yükselirken karakterler küçülüyor, mekân büyüyor ve antik kalıntıların düzenli geometrisi ortaya çıkıyor. Tam bu noktada filmin adının ekrana gelmesi, izlediğimiz şeyin yalnızca bir fiziksel yolculuk değil, aynı zamanda tarihsel ve zihinsel bir alana doğru olduğunu hissettiriyor.
Hamam, filmin kalbi olarak konumlanıyor. Buharın yoğunluğu, taş duvarların dokusu ve suyun sürekli varlığı, bu alanı yalnızca bir buluşma noktası olmaktan çıkarıp bir dönüşüm mekânına dönüştürüyor. Çocukların oyun oynadığı doğadan yetişkin bedenlerin sessizliğine geçiş, filmin kurduğu ritüel hissini güçlendiriyor. Bu bağlamda mekân, pasif bir arka plan değil; karakterlerle birlikte nefes alan, onları dönüştüren ve hatta yer yer yönlendiren aktif bir unsur haline geliyor. Film boyunca doğa ve kalıntılar, insan varlığının geçiciliğini hatırlatan bir karşıtlık kuruyor.

Su, Sessizlik ve Zamanın Erimesi
Filmin en dikkat çekici yönlerinden biri, anlatıyı büyük ölçüde diyalogdan arındırarak ses ve ritim üzerinden kurması. Özellikle su sesi, filmin neredeyse görünmez anlatıcısı haline geliyor. Buhar, damlayan su, hafif yankılar ve uzak konuşmalar, izleyiciyi yavaş yavaş hipnotik bir atmosfere çekiyor. Öyle ki, bir noktadan sonra yalnızca karakterleri değil, suyun akışını da dinlemeye başlıyoruz. Sanki bu ritimle birlikte biz de gevşiyor, yavaşlıyor ve filmin temposuna teslim oluyoruz; suyun sakinliğiyle birlikte izleyici de adeta mayışıyor.
Filmin ortalarında yer alan ve yaklaşık 20-25 dakika süren plan sekans, bu yaklaşımın en yoğun hissedildiği anlardan biri. İki karakter arasında geçen bu uzun diyalog, yüzeyde sade bir sohbet gibi görünse de, altında derin bir kimlik arayışı barındırıyor. Karakterlerin “birbirlerinin gölgelerinde yaşadığına” dair replikler, kıskançlıktan çok daha karmaşık bir duygusal duruma işaret ediyor: hayranlık, yetersizlik hissi ve kendini konumlandıramama. Ancak bu sahnelerin etkisi tamamen izleyiciye bağlı. Kimisi için bu diyaloglar son derece derin ve anlamlı bir kırılma anı yaratırken, kimisi için ise fazlasıyla uzayan ve içi boş gibi hissedilebilecek bir yapı sunabilir.
Zaman kullanımı da bu noktada belirleyici bir unsur. Film ilerledikçe hava kararıyor ve bir daha gün doğmuyor. Bu tercih, anlatıyı gerçeklikten kopararak zamansız bir alana taşıyor. Artık izlediğimiz şey belirli bir zaman dilimine ait değil; daha çok bilinç hâline benzer bir akış. Ne tamamen gerçek ne de tamamen hayal olan bu yapı, diyaloglara da yansıyor. Söylenenler çoğu zaman kesin bir sonuca bağlanmak yerine, anlamını izleyiciye bırakan bir açıklıkta ilerliyor.

Mitoloji, Erkeklik ve Anti-Epik Anlatı
Filmin başlığı ve içinde geçen referanslar, ilk etapta epik bir anlatıyı çağrıştırıyor. “Thebes’i fethetmek” gibi bir ifade, tarihsel ve kahramansı bir anlatı beklentisi yaratıyor. Ancak film bu beklentiyi bilinçli bir şekilde tersine çeviriyor. Filmde ne savaş sahneleri ne de kahramanlık hikâyeleri var. Bunun yerine, hamamın içinde geçen, son derece sade ve kırılgan anlara odaklanıyoruz.
Mitolojik referanslar (Aesculapius, nymphs vb.) doğrudan bir anlatı kurmak için değil, daha çok bir atmosfer ve çağrışım alanı yaratmak için kullanılıyor. Zaten filmin isminden de anlaşılacağı üzere, anlatının içinde hafif bir fantastik damar hissediliyor. Ancak bu fantastik yapı net bir dünyaya işaret etmiyor; daha çok hayal ile gerçek arasında, belirsiz bir düzlemde var oluyor. Bu da filmi klasik anlamda kategorize etmeyi zorlaştırıyor.
Film aynı zamanda erkeklik üzerine de güçlü bir alt metin kuruyor. Beş genç erkeğin bir arada bulunduğu bu kapalı alanda fiziksel temas, sessizlik ve uzun bakışlar üzerinden kurulan ilişki, klasik erkeklik temsillerinden oldukça uzak. Güç, rekabet ya da üstünlükten ziyade kırılganlık, yalnızlık ve ifade edilemeyen duygular ön plana çıkıyor. Bu anlamda film, epik anlatıyı sökerek yerine daha insani ve savunmasız bir alan yerleştiriyor.
Last Night I Conquered the City of Thebes, herkese hitap eden bir film değil. Aksine, oldukça niş bir izleyici kitlesine seslenen, sabır ve dikkat isteyen bir deneyim sunuyor. Bu yüzden, izleyiciyle kurduğu ilişkiyi tamamen kişisel bir alana taşıyor. Uzun ve derin diyalogları seven, mitolojik referanslara ilgi duyan izleyiciler için film adeta biçilmiş kaftan.
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar