73
YAZARIN PUANI

Adrian Goiginger‘in Four Minus Three filmi; daha ilk anlarından seyirciyi sıcak, masalsı bir dünyanın içine davet ediyor. Palyaçoluk yaparak geçimini sağlayan bir çekirdek ailenin sahnede kurdukları neşeyi gündelik hayatlarına da taşıdığı bir aile portresi izliyoruz. Renkler, tiyatral oyunlar, kahkahalar, çocukların varlığı… Her şey, kırılgan olduğunu hissettirmeyecek kadar bütün hissettiriyor. Ama film tam olarak bu bütünlüğün içinden çatlamaya başlıyor. O çatlak bir kez açıldığındaysa geri dönüşü olmayan bir boşluk hissi yaratıyor.

73
YAZARIN PUANI

Film, – adından da anlaşılacağı üzere – nasıl hissettireceğinin sürprizini en baştan bozuyor. O ilk sahnelerdeki cıvıl cıvıl yaşam, mutluluğun kendisinden ziyade geçiciliğine dair ince bir ipucu taşıyor. Sanki her şey olması gerekenden çok fazla iyi, çok pürüzsüz. Bu fazlalık hissi de tam olarak adını koyamadığımız bir tedirginlik hissi yaratıyor. Film ilerledikçe de anlaşılıyor ki, bu tedirginlik boşuna değil. Çünkü bu dünya ne kadar gerçek görünürse görünsün, aslında her an dağılmaya hazır bir denge üzerinde duruyor.

Goiginger, mutluluğu uzun uzun kurmasa da, yeterince hissettiriyor. Bu da sonrasında gelen kaybı oldukça sert ve sarsıcı hale getiriyor. Çünkü film, seyirciyi hazırlayarak değil, ansızın elinden bırakarak o boşluğun içine atıyor.

Four Minus Three Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Devrialem Adrian Goiginger Valeri Pachner Robert Stadlober Jonas Recklies

Matematiksel Bir Yıkım ve Mizahın Çöküşü

Four Minus Three ismi başta soyut bir çağrışım yaratsa da, hikaye ilerledikçe oldukça somut bir ağırlık kazanıyor. Nitekim, dört kişilik bir aileden geriye yalnızca tek bir kişi kalıyor. Bu kadar basit, bu kadar sert. Ama film, bu eksilmeyi sadece sayısal bir kayıp olarak ele almıyor. Bu eksilme; aynı zamanda bir hayatın, bir kimliğin, bir anlamın eksilmesine dönüşüyor.

Barbara’nın yaşadığı şey, sadece sevdiklerini kaybetmekten ibaret kalmıyor. Kendisini tanımlayan her şey bir anda yok oluyor: partneriyle kurduğu ilişki, anneliği, gündelik rutini, hatta palyaço personası Heidi’nin varlığı bile. Hepsi bir anda anlamını yitiriyor. Çünkü o, trajik bir şekilde ailesini kaybetmiş bir kadından artık ne bir fazla ne bir eksik; başka hiçbir şey değil. Film, bu noktada yasın sadece bir duygu değil, bütün olarak varoluşun çözülmesi olduğunu çok net hissettiriyor.

Barbara ve eşinin palyaço olması, filmin en güçlü çelişkilerinden birini yaratıyor. İnsanları güldürmek ve mutlu etmek üzerine kurulu bir hayat, yaşanabilecek en derin acıyla karşı karşıya kalıyor. Four Minus Three, bu çelişkiyi oldukça sert bir şekilde işliyor. Çünkü film, acının içinde bile gülmek ve umut bulmak gibi romantize edilmiş bir anlatı değil. Tam tersine, artık hiçbir şey komik gelmiyor ve anlamını tamamen yitiriyor. 

Barbara’nın mizahla kurduğu bağ ise tamamen kopuyor. İş yerindeki personası, kostümleri, makyajı… Hepsi yabancı bir nesneye dönüşüyor. Daha önce anlam taşıyan her şey, şimdi anlamsızlaşıyor. Çalışmasına izin bile verilmiyor. Çünkü Barbara, artık herkes tarafından ailesini kaybetmiş bir kadına indirgeniyor.

Üstelik Four Minus Three, bu kopuşu geri döndürmeye de çalışmıyor. Barbara’nın çalışmaya ve mizahla bağ kurmaya geri dönmeye çalışması, cenaze töreninde bile organize etmeye çalıştığı mizahi koreografi, bir iyileşme anı olarak sunulmuyor. Aksine, izleyiciler için de o alan artık geri dönülemez biçimde değişmiş gibi duruyor. Biz de Barbara’ya baktığımızda hüzünden ve acıma duygusundan başka bir şey göremiyoruz. Aslında yaptığı her şey, yitirdiklerinin boşluğunu amansızca doldurma çabasından ibaret.

Four Minus Three Film İncelemesi Arakat Mag 2026 45 İstanbul Film Festivali Devrialem Adrian Goiginger Valeri Pachner Robert Stadlober Jonas Recklies

Yas İçinde Sıkışmışlığın Ağırlığı

Four Minus Three, Barbara’nın yolculuğunu lineer bir iyileşme hikayesi olarak kurmuyor. Karakterin acısı belli aşamalardan geçip hafiflemiyor. Aksine yer yer yoğunlaşıyor, donuklaşıyor ama hiçbir zaman tamamen çözülmüyor. Hatta Barbara’nın birçok sahnede şüphe uyandıran davranışlarda bulunduğunu söyleyebiliriz. İzleyici olarak “Ailesini kaybetmiş bir kadın nasıl böyle davranabilir?” dediğimiz sekanslar oluyor. Film, burada yas sürecinin kişiye özgülüğünü ve başa çıkma mekanizmalarının ne kadar rahatsız edici olabildiğini çok iyi gösteriyor.

Film ilerledikçe, geçmiş bir kaçış alanı olmaktan çıkıyor. Hatıralar teselli etmiyor, aynı evin içinde kalmak kaybın ağırlığını daha da belirginleştiriyor. Barbara için tüm bunlara katlanmak, sürekli hatırlamak zorunda olduğu bir yük demek. Aslında başta bu yüzden işe geri girmeye çalışıyor. Ve bu yüzden filmdeki anlar, kazadan önceki sahneler gibi sıcak değil, keskin. Hikaye, bu nedenle nostalji hissinden ziyade seyircide bir eksiklik bırakıyor. Tüm bu eksiklik, filmin genel tonuna yayılıyor.

Four Minus Three, umudu yüksek sesle kuran bir film değil. Hatta çoğu zaman umuttan özellikle uzak durduğunu hissettiriyor. İşte tam da bu yüzden, filmin sonlarına doğru hissedilen hafif değişim çok daha etkili oluyor. Bu umut, her şeyin düzeldiği bir yerden gelmiyor. Kaybın hala orada olduğu, hiçbir şey eskisi gibi olamayacağı kabulüyle birlikte var oluyor. Barbara yeniden hayata tutunacak bir dal bulsa bile eski hayatından eser yok. Four Minus Three, belki de meselenin bu olmadığını söylüyor. Mesele aynı olmak değil, devam edebilmek. Her şeye rağmen.

Four Minus Three, kaybı anlatmasının yanında kayıptan sonra geriye kalanlarla ne yapılabileceğini sorgulayan bir anlatı. Büyük cevaplar vermiyor, kesin bir iyileşme hikayesi sunmuyor. Ama acının içinde bile küçük bir hareket alanı olabileceğini hissettiriyor. Belki de en çok bu yüzden etkiliyor. Çünkü hayat her zaman adil değil, bazı eksilmeler asla telafi edilemeyecek. Ama buna rağmen, çok küçük de olsa, yeniden bir şeylere yaklaşmak hâlâ mümkün.

Son olarak, filmin anlattığı hikayenin gerçek bir yaşamdan beslendiğini söylemek gerek. Bu bilgi, izlediğimiz her sahnenin ağırlığını fark edilir biçimde artırıyor. Yaşanan tüm kayıp, dağılma hali, yeniden tutunma çabası kurmaca sınırlarını aşıyor. Barbara’nın yaşadığı her kırılma bu yüzden daha somut, daha dokunulabilir geliyor. Yine de Four Minus Three, bu gerçeği dramatik bir vurguyla sunmuyor. Aksine, aynı duru ve geri çekilmiş anlatımını koruyor. Tam da bu yüzden daha çok etkiliyor. Çünkü bunun sadece bir kurgu olmadığını bilmek, o sessizliğin ve boşluğun izini çok daha uzun süre zihinde tutuyor.


Ece Ekşi‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.

Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.

Hold onto Me: Kıbrıs Sıcağında Yarım Kalmışlıklar

Waking Hours: Gizli Yaşamlara Gizlice Bakmak

ECE EKŞİ
Psikoloji öğrencisi. Sinema, edebiyat ve video oyunları meraklısı. Tutkulu bir blog ve inceleme yazarı.

    Hold onto Me: Kıbrıs Sıcağında Yarım Kalmışlıklar

    önceki yazı

    Silent Friend: Doğaya Geri Dönüş

    sonraki yazı

    Yorumlar

    Leave a reply

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bunlar da ilginizi çekebilir