Amir Azizi‘nin Inside Amir‘i, daha ilk sahnesinden itibaren bir şeyler olacağı hissini sürekli erteliyor. Bu ertelenme hissi, bir eksikliğin aksine bilinçli bir tercih gibi duruyor. Film; anlatmaktansa oyalanıyor, ilerlemektense aynı dairede dolanıyor. Amir Azizi‘nin kamerası da tam olarak bu kürenin içine yerleşiyor. Ne karakteri bir yere götürmek ne de izleyiciyi ikna etmek gibi bir hedefi var. Inside Amir, bütün bunların aksine, önemli bir kararın eşiğinde sıkışıp kalmış bir zihnin içinde geziyor: gitmek ya da kalmak kararının.
Filmin merkezinde yer alan Amir karakteri, klasik bir yolculuk anlatısı kahramanı değil. Filmde ortada tam olarak bir yolculuk da mevcut değil; sadece ihtimali var. İtalya’ya gitme fikri, film boyunca somut bir hedeften ziyade, zihinsel bir arka plan gürültüsü olarak kalıyor. Amir’in arkadaşlarıyla geçirdiği vakitler, ailesiyle mesafeli teması, bisikletiyle Tahran sokaklarında dolanması gibi sekansların hiçbiri bir hazırlık hissi yaratmıyor. Gitmenin değil, gidememenin ritmini taşıyor film.
Bu belirsizlik hali filmin ritminin temelini oluşturuyor. Inside Amir, izleyicisini bir sonuca doğru taşımak yerine “askıda kalmışlığın” içine yerleştiriyor. Ne zaman bir kararın eşiğine yaklaşılıyor ya da alternatifler irdeleniyor gibi olsa, film bilinçli bir şekilde geri çekilip bulanıklaşıyor. Böylece izleme deneyimi de – Amir’in zihni gibi – sürekli ertelenen bir ritmin içinde salınıyor.

Zamanın İçine Sızan Hatıralar
Azizi, anlatı konusunda oldukça riskli davranıyor. Dramatik yapıdan tamamen vazgeçerek filmi taşıyacak bambaşka bir duygu omurgası oluşturuyor. Inside Amir, tıpkı bir durum hikayesi örneği gibi. Bir olay örgüsünün peşinden sürüklenmek yerine karmaşık bir ruh halinin içinde oyalanıp onunla ilişki kuruyoruz.
Zamanın kullanım biçimi de bu hissi oldukça destekliyor. Filmde geçmiş ve şimdi arasında keskin bir ayrım yok. Hatıralar adeta sızarak geliyor. Bu da hikayenin lineer bir anlatı yerine dağınık ve parçalı bir yapıya dönüşmesini sağlıyor. Bu dağınıklık, Amir’in zihinsel durumuna uyum gösteriyor. Ne yapacağını bilememek ve önemli kararlarla yüzleşmekten kaçınmak, ancak böyle dağınık bir kurguyla sunulabilirdi. Film de bu konuda çok iyi iş çıkarıyor.
Yüzleşememe halini gündelik detayların içine yerleşmiş halde de görebiliyoruz. Özellikle Tahran’ın kullanımı bu noktada dikkat çekici. Tahran, estetik bir şehir arka planı olmaktan çıkıp Amir’in karmaşık zihninin bir uzantısına dönüşüyor. Sürekli aynı sokaklardan geçmek, aynı bisiklet yolunu kullanmak, aynı mekanlarda vakit geçirmek, aynı insanlarla benzer konuşmalar yapmak… Nitekim Amir’in gitmek ve kalmak arasında vermeye çalıştığı karar, hayatının bağlı olduğu döngüsel ritüellerle birleştiğinde, karakterin içinde bulunduğu sıkışmışlık hissini gitgide yoğunlaştırıyor.
Hareketin İçinde Sıkışmışlık
Bisiklet sahneleri, bu açıdan kendilerine ayrı bir parantez açılmayı hak ediyor. Hareket halindelik, bisikletin gidonunu bırakıp ellerini açarak rüzgarı yüzünde hissetmek, çoğu zaman özgürlükle ilişkilendiriliyor. Ama Inside Amir‘de tezat bir durum var. Amir ne kadar hareket ederse etsin aynı yerde kalıyor. Pedal çevirmek adeta kaçamamanın fiziksel bir karşılığı. Özgür hissetmek için yaptığı her eylemin ardında, zihnini her daim kurcalayan ve kaçmaya çalıştığı önemli bir karar olduğunu hissedebiliyoruz.
Oyunculuk tarafında da durağan bir performans hakim. Amir karakteri çoğu zaman ne hissettiğini açıkça göstermiyor veya duygusal patlamalar yaşamıyor. Bu da yer yer izleyiciyle karakter arasında garip bir mesafe yaratıyor. Özellikle belirgin bir dramatik ilerleme beklentisiyle izlenirse film hiçbir yere gitmiyormuş gibi algılanabilir. Aslında bu, yanlış bir algı değil. Filmin durağanlığı bilinçli bir tercih ve film gerçekten de bir yere gitmekle ilgilenmiyor. Daha çok, gitmenin mümkün olup olmadığını sorgulayıp izleyiciyi genç bir zihnin karar verme merkezine hapsediyor.

Hayatın İçinden Bir Hikaye
Azizi‘nin en dikkat çekici hamlesi, sorular sorup cevabını vermemesi. Hatta bazen sorular bile net değil. Film, “gitmek ya da kalmak” ikileminin içinde keskin bir ayrımda durmaktansa, aralarındaki gri alanda konumlanıyor. Tıpkı gerçek hayatın rutininin içinde oldukça kopuk, buruk hissettiren zihinsel bir yorgunluk gibi. Bu açıdan Inside Amir, bir kurmacadan öte gerçekten hayatın içinden gelen bir anlatı gibi hissettiriyor. Çok içten, çok duru, çok dürüst.
Inside Amir, bittiğinde seyircide bir tamamlanmışlık hissi bırakmıyor. Daha çok yarıda kesilmiş bir düşünce gibi hissettiriyor. Ama bu yüzden daha akılda kalıcı ve ilişkilendirilebilir hale geliyor. Amir; söyleyemediğimiz şeylerin, veremediğimiz kararların ve kaçmaya çalıştığımız sorumlulukların etrafında dolanıyor.
Belki de filmin asıl gücü tam olarak burada yatıyor: bir çözüm sunmamasında. Çünkü çoğu zaman hayat da böyle ilerliyor. Düz bir yolda net cevaplarla değil; ertelenmiş kararlarla, içimize atılmış cümlelerle, yarım bırakılmış ihtimallerle, keşkelerle, kafa karışıklıklarıyla, kaçma dürtüsüyle… Inside Amir, bu karmaşayı olduğu gibi bırakıyor. Tam da bu yüzden, film bittikten sonra bu yarım kalmış hissettiren duygu durumunun içinden çıkmak kolay olmuyor.
Ece Ekşi‘nin diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar