Bundan yalnızca altı yıl önce bir virüs hayatlarımızı durdurdu. Evlerinde kalabilen şanslı gruptansak salgını atlatıp hayatta kaldık. Dahası, birkaç sene içinde hayatlarımıza hiçbir şey olmamış gibi devam ettik. Yaşanan kayıplar için tutulan yaslar bile hayatın telaşına ve zamana yenik düştü. O günlerde bir film incelemesini yazarken dışarıda olmak, onlarca kişiyle aynı odada bulunmak yalnızca hayaldi. Bugün ise gerçek. Öyleyse başa dönüp hatırlayalım o günleri.
Türkiye’de görülen ilk koronavirüs vakasını hatırlıyor musunuz? Gazetelere çıkan, televizyonlarda bahsedilen o ilk vakayı? Büyük ihtimalle yurtdışından dönen birinde tespit edilmişti, değil mi? Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’deki yetkililer de hastalığı ölü sayısı arttıkça ciddiye almaya başlamıştı. Bazı tanıdıklarımız, aradan geçen birkaç yılın ardından “Bence o yılın başlarında geçirdiğim hastalık koronavirüstü ama test yapılmadığı için bilemiyorum tabii,” gibi cümleler kurdu.
Önemli olan virüsü taşımak değil, tespit edebilmekti yani. Bana kalırsa burası masumiyet karinesinin devreye girdiği yer. Nasıl ki herkes, suçu yasal olarak ispatlanıncaya kadar suçsuzsa, konu virüs olduğunda da test sonucumuz pozitif çıkana kadar sağlıklıyız. Peki ya, aldığınız tüm önlemlere ve susturmaya çalıştığınız şüphelerinize rağmen, ilk pozitif test sizinki olsa başınıza neler gelirdi?
Stephan Komandarev’in Simeon Ventsislavov ile yazdığı yeni filmi Made in EU, merkezine bu soruyu alıyor. Bulgaristan’ın kasabalarından birinde halk, başka iş imkânı olmadığı için tekstil atölyesinde, ağır koşullar altında çalışmaya razı olur. Kendine göre acımasız kuralları olan atölye, pandemiye rağmen düzenini korur. Üstelik, girişlerde çalışanların ateşini ölçerek bir tür eleme sistemi yaratır. Çünkü ne olursa olsun sistemin işlemesi gerekir. Ta ki içlerinden birinin Covid-19 testi pozitif çıkana kadar.
Bu yazı Made in EU filmi hakkında spoiler içerebilir.
Çıkarların Çarpışması
Made in EU’da resmedilen adaletsiz düzeni anlamak için ülkenin son 75 yılına bakmak gerekir. Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile müttefik olan Bulgaristan’ı işgal eder. Almanya’nın yenilgisi, kazanan ülkelere kolaylık sağlar. İşgal sırasında monarşi yıkılır, Sovyetler’in Bulgaristan’daki yönetimi başlar. 1989’da Sovyetler’in yıkılmasına kadar durum böyle devam eder. Ardından yüzünü Batı’ya dönen Bulgaristan halkı için yeni bir umut doğar. Örneğin, Avrupa Birliği yükselişe geçerken Bulgaristan gibi eski Sovyet bloğu ülkelerini aday devletler arasına alır. Nitekim, Bulgaristan uyum sürecinin ardından 2007 yılında Avrupa Birliği’ne kabul edilir.
Aynı dönemde Avrupa Birliği’ne kabul edilen diğer ülkeler gibi Bulgaristan halkı da vizesiz seyahat etme özgürlüğü kazanır. Ancak üyelik kabulünün ekonomik gerekçeleri yadsınamaz. Batı Avrupa’ya göç eden Bulgarlar düşük işgücü oluşturur. Ayrıca komünist yönetimden sonra ekonomisini toparlayamayan Bulgaristan’a Avrupa Birliği üyesi ülkeler yatırım yapar. Elbette amaç değişmez. Yatırımcıların gayesi, Avrupa içindeki düşük işgücüne ulaşmaktır.
Filmde söz konusu tekstil atölyesinin sahibi İtalyan iş insanı Mancini (Francesco Frattini), kasabaya yatırım yaptığı için saygı görür. Tabii yatırımın gerekçesi filmin isminden de anlaşıldığı üzere Avrupa Birliği’nin sunduğu avantajlar ile ilişkilidir. Fırsatçı olarak geldiği kasabanın minnet ettiği birine dönüşür. Öyle ki herkes, zor bulduğu işini kaybetmemek için ona dokunmayan yılının bin yaşamasına razı olur.
Mancini’nin kurduğu sisteme göre, ödediği maaşların yarısını bonuslar oluşturur. Bonuslara daha fazla çalıştıkça ulaşılır. Bir gün bile ekstra çalışmayı kaçırmak, bonusları kaybetmeye neden olur. Yani maaşının yarısı, her gün 12-14 saat aralığında çalışmana bağlıdır. Üstelik hastalık izninden yararlanamazsın. Hasta olursan eline ilaç tutuşturulup çalışmaya yollanırsın. Tam da bu biçimde çalışmaya zorlanan Iva (Gergana Pletnyova), bir gün bayılır. Hastanede ona yardım eden idealist doktor Rusev (Ivaylo Hristov), hem Sovyet yönetimini hem de rejim sonrası dönemi iyi bilir. Emekli olmasına rağmen, hastanedeki doktor yetersizliği yüzünden çalışmaya devam eder. Iva’ya koronavirüs testini yapar, hastalığı ciddiye alır ve Mancini’nin kurduğu düzene karşı sesini yükseltir.

En Yakınındaki Düşman
Made in EU, büyük resmi göstermeye çalışırken karakterler arası ilişkilere de odaklanır. Iva, robotlaşmış şekilde otomatik bir tempoda çalışırken oğlu Misho (Todor Kotsev) da Almanya’ya gideceği güne geri sayar. Youtube’ta kız arkadaşıyla beraber videolar paylaşır. Annesini ise çok çalıştığı için eleştirir. Başka bir kuşaktan olmanın da etkisiyle ihtimallerin heyecanına kapılan Misho, annesinin koronavirüs testi pozitif çıktığında zorunlu olarak karantinada kalır. Dahası, kız arkadaşı onu terk eder ve tüm kasabanın onlara sırtını döndüğünü fark eder.
Annesini aşağı gören Misho, süreç boyunca dönüşür. Zaman geçtikçe kızgın olduğu annesini koruması gerektiğini anlar. Zira hayatı boyunca bırakın ülkeden, yaşadığı kasabadan bile dışarı adımını atmayan Iva, herkesi hasta etmekle suçlanır. Arkadaşlıkları ve ilişkileri zarar görür. İşini kaybetme tehditiyle karşı karşıya kalır. Daha kötüsü fiziksel linçe varan saldırılara maruz kalır. Yaşananların Iva’nın iradesine bağlı olmadığını görmemeleri acınasıdır.
Anlatının diğer bir katmanını Iva ile kardeşinin ilişkisi oluşturur. Başta kim olduğu anlaşılmayan kardeşin, atölyedeki ustabaşı olduğu ortaya çıkar. Mancini’nin bir dediğini iki etmeyen, tüm çalışanları hizaya sokup gerekeni yapan odur. Iva’nın kardeşine bir yabancıya olacağı kadar mesafeli olması, geçmişte uğradığı ihanete dayanır. Covid-19 testi pozitif çıktıktan sonra ikinci defa ihanete uğrar.
Kardeşi; onu savunmak bir yana, karantina süresini tamamlayıp işe dönmek istediğinde devasa bir suçlamayla karşılar. Iva’nın iş yerinin kapalı kaldığı süre boyunca ettiği zararı karşılaması beklenir. Her yönden sıkıştırılan karakter, yaşadığı çaresizliği önce donuk bir ruh haliyle, sonra isyankâr bir boş vermişlikle yansıtır. Ona yiyecek satmayan marketlerin dışındaki ürünleri devirerek yaşadığı gerilime dayanamadığını gösterir.

Hayatta Kalma Mücadelesi
Made in EU’da geçmişin belleği olan doktor Rusev, Avrupa Birliği için ucuz işgücü olduklarını dillendirir. Aynı zamanda hayal ettikleri gibi bir Avrupa olmadığı gerçeğiyle izleyiciyi yüzleştiren de odur. 1990’lar boyunca eski Sovyet ülkelerinde söylenen “Bize komünizm hakkında anlattıkları her şey yalandı ama kapitalizm hakkında anlattıkları her şey doğru çıktı,” sözü Rusev’in ağzında yeniden hayat bulur.
Aynı cümle, Fernonde Leon de Aranoa’nın Mondays in the Sun filminde de geçer. Haklarını almak için grev yapıp işten çıkarılan üç arkadaşa odaklanan film, gerçeklerin anlatıldığı gibi olmadığına dikkat çeker. Tıpkı Made in EU’de Rusev’in yaptığı gibi. Tek bir sistemin mutlak doğru olamayacağına işaret eden anlatı, çözümü algısal kırılmaya dikkat çekmekte bulur. Ancak Iva ve Misho’nun amacı, uğradıkları hak gaspını geride bırakıp hayatlarına devam edebilmekten öteye geçmez.
Bu noktada, Iva’nın filmin başlarında atölyede çektiği videolar bir çeşit kanıta dönüşür. Annesiyle beraber dışlanma ve linç girişimlerinden payına düşeni alan Misho, bütün videolarını sildiği Youtube kanalını bu defa masumiyetlerini kanıtlamak üzere kullanır. Gerçekleri açık eden videoyla amacına ulaşır. Ancak bir defa günah keçisi ilan edilen bu etiketten kolay kurtulamaz. Her köşe başında ona kim olduğunu ve nereden geldiğini hatırlatacak bir iz gizlidir. Zaten Iva’ya karşı tavır alan tüm iş arkadaşları, günah keçisi olma ilan edilmekten korkar.

Yüzleşme Devam Ediyor
Oralı olmayan ama orada zar zor iş bulan bir erkek çalışanın Iva’nın suçu olmadığını söylemek üzereyken hemen vazgeçmesi, Dardenne Kardeşler‘in Two Days, One Night filmini hatırlatır. Fransız yapımı filmde ana karakter depresyonda olduğu için izin kullanır. Patron, söz konusu çalışanı işten çıkarmak ister. Diğer çalışanları ise bonuslarını almak istiyorlarsa ana karakterin aleyhine oy kullanmaya yönlendirir. Film boyunca arkadaşlarını ikna etmeye çalışan ana karakter, filmin sonunda işte kaldığı takdirde bir başkasının işten çıkarılacağını fark eder.
Iva’nın başına gelen Two Days, One Night‘taki kadar medeni (!) olmasa da benzerdir. Iva’yı savunmak sistemi eleştirmek, sistemi eleştirmek ise işsizlik anlamına gelir. Kimsenin göze alamadığı bu karar, vahşi kapitalist koşulların insanlara neler yaptığını bir kez daha gösterir. Komünizm idealize edilen dünyayı sunmadığı için yalan, kapitalizm ise gerçeklik algısıyla devamlı oynadığı için gerçek haline gelir. Bana kalırsa Made in EU’nun Bulgaristan’daki önemli bir festivalden ödülle dönmesi, toplumsal yüzleşmeye duydukları ihtiyaca işaret eder.
Burcu Demirer‘in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar