Herkese Kanada, Toronto’dan selamlar. Bu yıl 50.’si yapılan Toronto Film Festivali’nde izlediğim filmler ve festival üzerine yazdığım “Festival Günlükleri” ile birkaç gün boyunca sizlerle olacağım. Şimdiden herkese keyifli okumalar!
Halka açık en büyük film festivali olarak anılan Toronto Film Festivali‘ne Eylül ayında dünyanın dört bir yanından insanlar geliyor ve 10 gün boyunca sadece filmlerin değil, şehrin, yeni arkadaşlıkların ve birbirinden güzel muhabbetlerin tadını çıkarıyor. Filmlerin gösterildiği mekanların olduğu cadde, festivalin ilk 4 günü boyunca trafiğe kapatılıyor ve birçok stant açılıyor; burada ikramlar, çekilişler, tanıtımlar oluyor ve adeta bir şenlik yaşanıyor. Şehrin büyüsüne çok kapılmadan festivalin ilk iki günü neler izlediğime gelin beraber bir göz atalım.
It Was Just an Accident
Uzun zamandır bir film tarafından yerle bir edilmemiştim herhalde. En azından Panahi’nin Cannes’dan Altın Palmiye alan yeni filmi It Was Just an Accident‘ı izleyene kadar durum böyleydi. Filmin konusundan kısaca bahsedecek olursam, aileleriyle gece yolculuğu yapan Eghbal, bir köpeğe çarpar ve arızalanan arabaları nedeniyle bir tamir atölyesine yönlendirilir. Atölye sahibi Vahid, kazazedeyi tanıyamaz ama protez bacağının çıkardığı tıkırtı sesine dayanarak onun eski işkencecisi olduğuna inanır. Vahid ve diğer eski siyasi tutuklular, intikam duygusuyla tanıklık ettikleri bu gizemli adama karşı plan kurmaya başlarlar. Gerilim gittikçe yükselirken, suçlamanın doğruluğu ve adalet duygusu da sorgulanır.
Jafar Panahi, yaşadığı hapis sürecinden beri ilk defa yeni bir film yapıyor ve senaryo, sanki yaşadıklarına ve İran’daki sert rejime karşı bir başkaldırı niteliğinde. Bu yanıyla da film ayrı bir değer taşıyor. Yönetmen Jafar Panahi, sert ve eleştirel bir film yaparken aralara durum komedisi sıkıştırmayı unutmamış ve seyirciyi filmin zorlayıcı havasından bir nebze kurtarmayı başarmış.
No Other Choice
Açılış sahnesiyle çok hızlı ve tempolu bir giriş yapan yeni Park Chan-Wook filmi No Other Choice, ilk yarısıyla gerçekten dikkat çekiyor ama sonlara doğru iyice temposu düşen ve gerçekten “Biraz daha kısa olsa mıydı?” dedirten bir film haline geliyor. Ama bunun yanında yine Park Chan-Wook sinemasından aşina olduğumuz kamera açıları, muhteşem sinematografi ve iyi oyunculuklar, kaliteli bir seyir zevki için açıkçası yeterli oluyor. Tabii oyunculuk demişken başroldeki Lee Byung-hun‘a ayrı bir parantez açmak lazım, zira filmi resmen sırtlamış.
Film, Venedik gösterimi sonrasında birçok kişi tarafından bu yılın Parasite‘ı olarak yorumlandı, ki bence bu benzetmeyi sonuna kadar hak ediyor. İşsizlik, ekonomi, rekabet gibi kavramları işlemeleri ve bu yaklaşımlarına kara mizahı eklemeleri açısından iki film birçok açıdan örtüşüyor. No Other Choice, Parasite gibi Güney Kore Sineması’nın yeni dönem klasiklerinden biri olacak gibi gözüküyor.
Sirât
Sirât, şüphesiz festivalin en merak edilen ve çarpıcı filmlerinden biri. 2019 yılında Cannes Film Festivali’nde gösterilen Fire Will Come ile sinema camiasının dikkatini çeken Oliver Laxe’ın kendi tanımıyla “en politik filmi”. Sirat kavramının açıklandığı “Kıldan ince, kılıçtan keskin.” ibaresiyle açılan film, daha ilk dakikadan olacakları merak ettirmeye başlıyor. Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne uzanan Sergi Lopez’in canlandırdığı Luis karakterinin, oğlu Esteban ile ıssız bucaksız Fas coğrafyasında bir araba ile yola çıkıp kızını aradığını öğreniyoruz. Ama öyle basit bir yolculuk değil bu; yakıcı, sıcak, ıssız, virajlı, dar yollardan geçen ve sadece fiziksel değil, aynı zamanda mental olarak da zorlayıcı bir yolculuk.
Filmi mekanları ve çölün kavuruculuğu açısından Mad Max’e; çalan müzikler, uyuşturucu, dans, rave kültürü açısından da yer yer Gaspar Noé’nin Climax’ine benzetmek mümkün. Ama Sirât, bunların ötesinde seyirciyi koltuğundan zıplatacak, ağızları açık bırakacak kadar sert ve çarpıcı sahnelerle örülmüş. Cannes’da aldığı Jüri Özel Ödülü de zaten bu başarısının kanıtı niteliğinde.
Ekstra: Kısa Film Seçkisi 1
Festivale birbirinden güzel 7 kısa filmden oluşan “Kısa Film Seçkisi I” ile başladım. Kanada’dan Jazz Infernal, Healer ve The Girl Who Cried Pearls, Filipinler’den Cannes’da gösterim yapan Agapito, İspanya’dan Ramón Who Speaks to Ghosts, Çin’den A Small Fiction of My Mother in Beijing ve Amerika’dan Sean Baker filmlerini andıran Disc‘i izledim.
Bu filmler arasından gözlerimin dolmasına sebep olan hafif hüzünlü ve biraz tuhaf Ramón Who Speaks to Ghosts‘a ve stop-motion kukla filmi The Girl Who Cried Pearls‘e kalbimi bıraktım diyebilirim. Adam Elliot’un Mary and Max filminden beri bir animasyon filmde bu kadar duygulanmamıştım herhalde.
Toronto Film Festivali Günlükleri‘nin 2. gününde görüşmek üzere!
Hüseyin Çakır‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar