Türkiye’nin en köklü ve prestijli sinema etkinliği olan İstanbul Film Festivali, bu yıl 44. kez sinemaseverlerle buluşuyor. 11-22 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek festival, dünya sinemasının en seçkin örneklerini, usta yönetmenlerin son yapıtlarını ve genç yeteneklerin dikkat çeken filmlerini İstanbul’a getiriyor.
Haktan Kaan İçel bu yazıda 44. İstanbul Film Festivali‘nin 4. gününde izlediği filmleri değerlendirdi. Keyifli okumalar.
Köln 75
Caz efsanesi Keith Jarrett’in efsanevi canlı kaydının hikayesini, bu işin organizatörlerinin hikayesi üzerinden anlatan Köln 75, gençliğin enerjisi ve Almanya’nın hippi döneminin ruhunu taşıması açısından seyirciyi yormayan garanti bir iş sayılabilir. Ancak filmin heyecanı körüklemek için çok gereksiz detaylara odaklanması, konusunun belli açılardan dağılmasını sağlıyor.
Genel olarak oyuncu kadrosunun performansı başarılı olsa da, aynı şeyleri yönetmen için söyleyemeyeceğim. Yaratıcılık namına, katılan mizah unsurları dışında filme kademe atlatacak dokunuşları pek sağlayamamış. Festival trafiğinde yorulduğunuzda bu film size ilaç gibi gelecektir. Ancak hayatınızın filmi olur mu tartışılır. Orta şeker düzeylerinde kabul edilebilir.
Elskling
Norveç’ten çarpıcı bir evlilik analizi filmi karşımıza çıkıyor. Özellikle sevgisiz büyüyen bireylerin hayatlarına güvensiz atılmalarından kaynaklı ilişkilerdeki ve hayata yaklaşımlarında depresif insanlara dönüşümlerine vurgu yapan, son derece gerçekçi bir yaklaşım sunuyor.
Tüm oyuncu kadrosu dört dörtlük performans verirken, filmdeki terapi seanslarının bir anlamda benzer sorunlar çeken çiftlere de kılavuzluk edecek kadar ayrıntılı çözümler sunması ve seyircisini derin buhranın içinde düşünmeye itmesi, filmin büyük başarısı denilebilir. Bu yılın sağlam filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Depresif karakterlerin travmaları üzerinden anlatılan hikayeleri sevenlerin düşünmeden denemesi gerekiyor.
What Marielle Knows
Harika bir konu üzerinden çıkış yakalayan film, maalesef yönetmeninin konuyu tam layığıyla kullanamamasının sıkıntılarını yaşıyor. Film zaten kesinlikle süresini doğru kullanamıyor. İlk yarım saatlik sürede konuya girmeye çalışırken epey oyalanıyor. Konuyu genişletmek isterken de tekrara düşüyor. Ama harika bir finalinin olduğunu söyleyebiliriz.
Bir dönem Alman Sineması’nın her yapımında görmekten bıkmadığımız Julia Jentsch, yıllar sonra olgun kadın haliyle yine filmin en çok parlayan performansını ortaya çıkartıyor. Aile temasının bir noktadan sonra Tanrı’ya bakış ve aile içi dinamiklerinin müstehcenliğe elverişli olup olmadığını da masaya yatıran bir beyin fırtınasına dönüyor. Filmin ara geçiş sahneleri ise yaratıcılıktan uzak memur yönetmen hareketleri olarak akılda kalıyor. Sonuç olarak harika fikir, iyi oyunculuklar, vasat senaryo ve kötü yönetmenlikle filmimiz ortalamada kalmayla yetiniyor.
The Ice Tower

Lucile Hadzihalilović’in atmosfer odaklı bir diğer filmi olan The Ice Tower Berlinale’den bu sene ödülle dönen filmlerden biri olmuştu. Yine başrolde bir çocuğun yer aldığı kabus gibi bir masal ile karşımıza çıkmış. Gerçekle hayal arasında dolaşan, yavaş temposuyla hipnotize edici ama bir yandan da seyirci dostu olmayan bir film karşımıza çıkıyor.
Bir film yıldızının kendi benliği ile karakterinin egosuna bürünerek ana karakterdeki çocuk oyuncuyla tuhaf ilişkisi, Freudyen okumalara müsait bir alt metin ortaya koyuyor. Marion Cottillard aurasıyla filmi taşıyarak trans halindeki seyirciye bir anlamda uyuşturucu deneyimi yaşatıyor. Gaspar Noe de kısa rolünde gayet başarılı diyebilirim. Kesinlikle herkese uygun bir film değil.
The Penguin Lessons
Steve Coogan’ın Arjantin’in cunta yönetimine geçtiği dönemlerde aykırı bir İngilizce öğretmenini canlandırdığı The Penguin Lessons, yer yer dramatik damarı ağır basan ama genele bakıldığında şirin penguenin varlığı ve Coogan’ın olur olmaz esprileriyle ilerleyen bir dramedi diyebiliriz.
Filmi basitçe özetlemek istersek penguenli I’m Still Here dersek gayet açıklayıcı olacaktır. Diktatörlük altındaki bir ülkenin sorunlarını anlatmaktansa bu durumu arkaplan olarak kullanan yapım, Ölü Ozanlar Derneği’nin yolundan giderek genel izleyicinin kalbini kazanmayı tercih ediyor.
Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
























Yorumlar