Pablo Berger 2012 yılında Blancanieves ile bir Peri Masalı filmi postmodern klasiğine imza atmıştı. The Ice Tower‘da ise Yeni Fransız Aşırılığı’ndan onunla rekabete giren bir Karlar Kraliçesi filmi görüyoruz. Hadzihalilovic, The Ice Tower‘ın melez yapısıyla alt türde bir model yaratmaya oynuyor. Esrarengiz doğaların şiirsel temsilcisi Lucile Hadzihalilovic, bu kez Fransızca açısından da doyurucu bir esere imza atıyor. The Ice Tower, 2.35:1 oranındaki geniş kadrajıyla, atmosfere getirdikleri ve daha fazlasıyla birlikte alkış eşliğinde izleniyor.
Bu duruma destek veren 15 yaşındaki kızın büyüme hikayesi ise etkileyici ve güçlü. Pastoral dehlizlerde ciddi bir olgunluk gösterisine dönüşen The Ice Tower, Rossellini görünümlü feminist Lynch misali bir yaklaşımla izleyicisini fazlasıyla sersemletme olanağı buluyor. Bu damardan çıkan ise usta minimalist auteur damarlı bir feminizm gösterisi.
Picnic at Hanging Rock Etkisi Tam Gaz
Genelde kadın öykülerini distopik ve sürprizli bir şekle sokan yönetmen Hadzihalilovic, bu kez de aynı şeyi gerçekleştiriyor. Kaspar Hauser’e cevap olarak gelen La Bouche de Jean-Pierre (1996) 52 dakikalık bir giriş filmiydi ve Sandra Sammartino‘nun canlandırdığı Mimi ise kült bir tiplemeye dönüşmüştü. The Ice Tower ise arthouse minimalist formüle de kayabilen Innocence‘dan (2006) daha iddialı bir noktaya ulaşıyor.
Innocence, Picnic at Hanging Rock (1975) üzerinden kurulu yapının finaliyle onca minimalist ve dingin atmosfere rağmen zirveye ulaşamamış ve görüntü yönetmeni Benoit Debie kalitesini de dramatik yapı destekleyememişti. Hadzihalilovic‘in Evolution (2015) filmi ise Dr. Moreau’nun Adası romanının feminist The Tree of Life‘ına (2011) dönüşmüştü. A-tipi temsilleriyle model arayışını sarsmış, Roxane Duran‘ın canlandırdığı Stella ile oradaki haletiruhiyesi ciddi bir body-horror eylem planından egzotik bir olgunluk getirmişti.
Freaks‘e (1932) cevap, Earwig (2021) ise öteki temsili olarak fazlasıyla tedirgin edici bir feminizm içeriyordu. Hadzihalilovic, The Ice Tower ile pastoral feminist Herzog, Mulholland Drive (2001), The Red Shoes (1948), Valerie and Her Week of Wonders (1970) kırması bir yapıta imza atmış gibi his veriyor. Bunu ise olgun karelerle büyülü hale getirmesi etkileyici duruyor. Feminist Herzog/Zulawski misali bir rahatsız edicilik eşliğinde aslında meta-film arka planında bir oyunculuk öyküsü de akıyor. Bu işin ucunu Opening Night (1977), Contempt (1963) filmlerine de götürebiliyor ama The Ice Tower‘ın rahatsız edici bilinçaltı yolculuğu planlı duruyor.

Feminist Meta-Snuff Film
Bu filmde bize yaşatılan Schrader‘in Hardcore‘unun (1979) snuff eylemindeki cesareti oluyor. George C. Scott‘un Hardcore filmindeki performansının ışığında canlanan da aslında bir trash filmi üzerinden bir gövde gösterisiydi. The Ice Tower da o damar üzerinden bir “film içinde film” formülüyle feminist bir şekilde kuruluyor. Filmde rol alan Gaspar Noé kült eylem planına destek çıkıp, Hadzihalilovic tarafından yönetmenlik koltuğunda devriliyor.
Aslında meta-film damarıyla kalp atışlarını hızlandırmak için de bir Buzlar Kulesi girişiminde bulunuluyor. The Ice Tower, The Dark Tower (2017), Tower Heist (2011) ikilisini toplayan bir ‘kule’ filmi kalitesine ulaşıyor. Bu durum da büyük oranda bizlere tesir ediyor. Film, feminist Herzog ve ”hayal mi, gerçek mi?” sorularıyla özgün ve olgun peri masalı filmi modeli arayışına da alan açıyor.
Hardcore (1979), The Player, (1992), What Ever Happened to Baby Jane? (1962), Mulholland Drive (2001) arasında gidip gelen bir “film içinde film” eylemi izletiliyor. Ama Schrader‘ın Hardcore filmine diğerlerinden daha çok yaklaşıyor. Hınzır bir şekilde kalp atışlarımızı hızlandırabilecek bir duruma da dikkat çekebiliyor. Bu durum da The Ice Tower‘ı fazlasıyla ikonik bir hale getiriyor.

Şan-Şöhret Dünyasında Artistik Patinaj
Film, kendi buz kulesini ararken kült olma arayışında da olgun duruyor. Hadzihalilovic‘in ustalığı model arayışına dönüşüyor. Berger‘in başyapıtı Blancanieves‘in diyalogsuzluk girişimi kadar iddialı mı tartışılır. Ama The Ice Tower, The Red Shoes‘dan (1948) Black Swan‘a (2010) miras kalanlar ile kardeşlik kurduğu Lourdes‘tan (2009) daha kalıcı hale geliyor.
Hadzihalilovic‘in pastoral ve acid distopyasında melankoli baştan sona bize hissettiriliyor. Bu da aslında benzersiz bir gerçeküstücü fotoğrafçılıkla buz kulesinin oyuklarında yatıştırıcı bir sinemasal gösteri anlamına geliyor. Yönetmen Hadzihalilovic, Bosna asıllı sineması, Lodz Film Okulu’ndan Çek Yeni Dalgası’na atlayan bir entelektüel şova imza atıyor. Büyük oranda da en iyi Karlar Kraliçesi filmi olarak devrim arayışına çıkmanın adını koymayı başarıyor. The Ice Tower adeta psycho–biddy girişimli bir hareketlenmeye dönüşüyor. Tekinsizlik ve rahatsızlık üzerinden bir kadın oyuncu girişimi olan May December‘ın (2023) da üzerine çıkıyor.
Hadzihalilovic, The Ice Tower ile peri masalı filmi alt türünün üzerinden giden hareketlenmeyle de eylemine anlam katıyor. The Ice Tower, “Akımın feminist David Lynch‘i; Herzog ve Zulawski ile bir araya gelip Hardcore (1979), The Red Shoes (1948) ve Valerie and Her Week of Wonders (1970) etkisinde Yeni Fransız Aşırılığı’nda ‘A-tipi Karlar Kraliçesi‘ filmi çekmiş.” dedirten rahatsız edici bir zirveye ulaşıyor.
Kerem Akça‘nın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar