
Kingdom Come: Deliverance II
Cümlelerime nasıl başlasam gerçekten bilmiyorum. Uzun süredir bu kadar tutkuyla yapılmış, bu kadar büyük ve bitmek bilmeyen bir oyun oynamamıştım. Her noktasından ayrı bir özen, ayrı bir emek akıyor. Normalde RPG türündeki oyunlara gerçekten kaliteli olmadıkları sürece alışmam uzun sürer. Hatta bazen kaliteli olsalar bile zor alışabiliyorum (Baldur’s Gate 3). Ama Kingdom Come: Deliverance II dünyasına adım attığım ilk andan itibaren beni büyüledi ve içinde tuttu.
Warhorse Studios ilk oyunu 2018 yılında çıkış yapan Kingdom Come serisine bir devam oyunu yapacağını duyurunca şahsen o kadar heyecanlanan tarafta değildim. Çünkü ilk oyunu çok kısa bir süre oynamıştım ve yukarıda bahsettiğim gibi RPG türüne olan farklı bir yaklaşımım vardı. Ayrıca ilk oyunun üzerinden 7 sene geçmiş ve gerçekten iyi yapıp yapamayacaklarına dair şüphelerim de bulunuyordu. Gelen inceleme notları bütün şüphelerimi giderdi ve oyunu çıktığı gün satın alıp oynamaya başladım. O kadar uzun bir oyun ki ve hakkını o kadar vermek istediğim bir oyun oldu ki, oyunu tamamen deneyim etmeden bu incelemeyi yazmak da istemedim. Hazırsanız bu muhteşem tutku projesini kapsamlı bir şekilde ele alalım.

Hikayeye Sürükleyici Bir Giriş
Öncelikle şunun farkında olmak gerekiyor. Kingdom Come: Deliverance II, piyasada şu anda fazlasıyla tutan RPG oyunlarındaki gibi uçmanıza kaçmanıza olanak tanıyan bir oyun değil. Daha ayakları yere basan, olayları ve karakterlerini yaşanmış kişiler ve mekanlara dayandıran gerçekçi bir rol yapma oyunu. Beklentileri doğru ayarlamak gerekiyor.
Ana karakterimiz Henry, ilk oyunda annesi ve babasını kaybediyordu. Bunun üzerine de bir intikam yemini edip Macar Kralı Sigismund’un peşine düşüyordu. Henry bu süreç içerisinde bir direniş grubuna da katıldı ve kendisini çeşitli siyasi ve politik bir gerilimin ortasında buldu. Aslen bir demirci çocuğu olan Henry için bu tarz olaylar bile fazla büyükken ikinci oyun ilk oyundan da daha yüksek bir perdeden başlıyor. Çünkü ikinci oyunda Henry aslında bir demirci çocuğu değil, bir soylunun en büyük yoldaşı.
Hans Capon ile Rattay’dan yola çıkan ekibimiz Trosky Kalesi’ne doğru ilerliyorlar. Bir mesajı teslim edip Sigismund ve Otto von Bergow arasındaki durumu öğrenmek için yola çıkan ekibimiz kamp yaptıkları sırada pusuya düşürülüyor. Hans ve Henry bir şekilde kendilerini kurtarıyorlar ancak ekipteki diğer herkes ölüyor. Kurtarıyorlar diyorum da, ikisi de ciddi derecede yaralanıyor. Tam olarak bu kısımda yaşanan bir halüsinasyon sahnesi var. Bu sahne ilk oyunda yaşananları ufak da olsa anlatarak, ilk oyunun hikayesi hakkında pek bilgisi olmayanlara yardımcı oluyor. Yaşlı bir kadının yardımı ile iyileşen ikili, Trosky’e doğru yola çıkıyorlar ve oturdukları bir barda çıkan kavgadan sonra işler büyüyor. Oyunun aslında dibe çöküp, tekrardan yükselmeye çalıştığımız bir hikaye örgüsü var.
Kingdom Come: Deliverance II‘nin inanılmaz bir metin yazarlığı var. Her yerinden ustalık ve özen akıyor. Zaten kendileri şu anda 2.2 milyon kelime ile Guinnes Rekorlar Kitabı’nda bulunmakta (önceki rekor Baldur’s Gate 3‘teydi). Diyaloglar inanılmaz derecede özenli yazılmış. Upuzun ara sahneler olmasına rağmen bir sahneyi bile atlamak istemiyorsunuz. Ayrınca burada çeviri ekibine de bir parantez açmak gerekir. 2.2 milyon kelimelik bir oyunu lokalizasyon firması kullanmadan, tamamen kendilerinin çevirmiş olması müthiş bir özen. Genelde bu tarz çevirilerde özellikle o dile ait şakalar veya kelime oyunları için pek özen gösterilmez ve oyuncular olarak bunları anlayamayız. Fakat Kingdom Come: Deliverance II‘de kesinlikle öyle bir durum yok. Bu özen için de ayrı olarak bir teşekkürü hak ediyorlar.

Rol Yapma Elementleri
Tabi bir RPG oyunu oynuyorsak rol yapma elementlerinin ne kadar iyi oldukları fazlasıyla önemli. Öncelikle görevlerden başlamak istiyorum. Yukarıda oyunun hikayesinden ve metin yazarlığından zaten bahsettim ancak burada konuşacaklarım biraz daha görevlerin çeşitliliği. Şunu kesinlikle baştan söyleyebilirim. Kingdom Come: Deliverance II‘deki yan görevlerin kalitesi yıllardır dilimizden düşüremediğimiz The Witcher 3: Wild Hunt seviyesinde. O kadar güzel ve özenle yazılmış yan görevler var ki, bazen gerçekten ana görevlere gitmeyi unutuyorsunuz yan görev kovalamaktan. Sadece ana görev yaparsanız bile ortalama 55 saatte biten bir oyundan bahsediyoruz. Asla tekrara düşmüyor ve özellikle birkaç tanesi gerçekten inanılmaz görevler. Oyunu henüz deneyim etmemiş olan varsa eğer sakın yan görevleri atlamayın derim.
Rol yapma oyunları ile ilgili son zamanlarda tartışmalar da mevcut. Kimisi kendisini RPG oyunu olarak tanımlayan bir oyuna rol yapma elementleri barındırmıyor diyorken, kimisi de içerisine ufak bir karakter yaratma ekranı koyup ben rol yapma oyunuyum diyor. Kingdom Come: Deliverance II, bir rol yapma oyunu nasıl olması gerekiyorsa tam olarak öyle. Karakterinizin yaptığı her bir hareketin, attığınız her bir adımın önemi olduğunu hissediyorsunuz. Oynanış stilinize göre karakteriniz gelişiyor ve istemediğiniz skillleri geliştirmek zorunda kalmıyorsunuz. Örnek vermek gerekirse gizlilik üzerine bir oynanış benimseyip, tamamen ona odaklı oynarsanız sadece gizlilik yetenekleriniz gelişiyor. Size gelen yetenek puanlarını da doğrudan gizlilik için harcayabiliyorsunuz böylece.
Karakterinizin giydiği kıyafetin de karakterin niteliklerine etki ettiğini de unutmamak lazım. Oyunda 3 adet kıyafet slotu var ve bunlar arasında envanterdeyken tek tuş ile geçebiliyorsunuz. Ben bir tanesini savaşçı görünümlü, diğerini soylu görünümlü karizması yüksek ve sonuncusunu da gizlilik özelliklerimi arttıran bir şekilde belirlemiştim mesela. Ayrıca bu bahsettiğim yetenekleri geliştirmek için karakterinize kitap okutup, o şekilde de yeteneğini geliştirebiliyorsunuz. Bu da oldukça hoş ve güzel bir dokunuş olmuş.
Diyalog seçimleri ise kesinlikle boş hissettirmiyor. Oyun, her seçimin bir ağırlığı olduğunu ve düşünmeniz gerektiğini sizlere hissettirebiliyor. Bu da büründüğünüz karakteri daha da iyi bir şekilde yaşamanıza olanak sağlıyor aslında. Oyunda bizlere eşlik eden yan karakterlerimiz de oldukça iyi yazılmış karakterler. Bu kadar detaylı ve gerçekçi mekanikleri barındıran bir oyunun, temposu da doğal olarak biraz düşük. Yazının en başında da belirttiğim gibi uçup kaçabileceğiniz, üstünüze gelen 10 düşmanı bir anda öldürebileceğiniz veya büyüler yapabileceğiniz bir oyun değil bu. Şimdi bu mekaniklerin biraz daha detaylarına girelim.

İnanılmaz Derecede Çeşitli Mekanikler
Bu tarz büyük ve çeşitli oyunlar, oyuna ilk adımınızı attığınız anda gözünüzde büyür. Ne yapacağınızı ve nereye gideceğinizi bilemezsiniz. Bu da insanları oyundan soğutabilir. Kingdom Come: Deliverance II de bu tarz bir oyun aslında. Fakat oyunun yaptığı çok iyi bir yöntem var burada. Normalde açık dünya etkinlikleri, oyuncu prologue bölümünü bitirdikten sonra harita üzerinde görünür ve oyuncu hangisini yapması gerektiğini bilemez. Kingdom Come: Deliverance II‘de prologue bölümü oyuncuyu açık dünya etkinlikleriyle tanıştırarak doğal bir geçişle sizi açık dünyaya bırakıyor. Devamında ise bunları yapıp yapmamak tamamen sizlere kalmış.
İlk oyunun en çok eleştirildiği nokta olan dövüş mekaniğine gelelim. Oyun, alışılmışın dışında bir mekaniğe sahip. 2. oyunda da kendine has o dövüş sistemini korurken, ilk oyundaki kadar zor olmayacak bir şekilde dizayn edilmiş. Oyunun bir noktasına kadar bekleyip parry atıp devamında saldırarak ilerliyoruz. Bir süre sonra ustalık hareketlerini öğrenmeye başlayınca, güzel kombolar yaparak daha ölümcül ve zevkli saldırılar yapabiliyoruz. Ama yine de siz siz olun oyuna alışmadan kalabalık gruplara sataşmayın. Silah çeşitliliği gayet yeterli düzeyde. Bunları da aynı şekilde hangisini daha çok kullanırsanız ona göre geliştiriyorsunuz. Aynı zamanda kılıcınızı bileylemeden uzun süre dövüşürseniz vereceğiniz hasar da düşüyor. O yüzden durumlarını kontrol etmeniz ve gerektiğinde bileylemeniz de gerekiyor. Uğraşmak istemezseniz direkt demirciye bu işi yaptırabilirsiniz tabi.
Oyunun ilk başında para kazanmak ve gelişmek biraz zor (hırsızlık yapmayacaksanız). Fakat demircilik ve simyacılık mekanikleri bunu birazcık kolaylaştırabiliyor. Oyunda kendi silahlarınızı dövüp, aynı zamanda bulduğunuz şablonlarla başka silahlar da dövüp onları satabiliyorsunuz. Çeşitliliği gayet yeterli ve hissiyatı da çok güzel. Demircilik ve simyacılık bir mini game gibi aslında ve ben oldukça keyif aldım yaparken. Simya ise daha az tercih ettiğim bir şey çünkü bitkileri toplamak biraz daha zahmetli ve her bir bitkinin yetiştiği özel bölgeler var. Ben daha çok Kurtarıcı Schnapps yapmak için kullandım. Çünkü bu oyunda Baldur’s Gate 3‘teki gibi tek tuş ile kayıt alma şansınız yok. Schnapps içerek kayıt alabiliyorsunuz. O yüzden de bir noktada simyacılığa girişmek gerekiyor. Demircilik kadar olmasa da zevkli bir mekanik.
Gelelim en keyifli mekaniklerden birisine. İtibar ve suç. Öncelikle şunun uyarısını yapayım. Birinden bir şey çaldıktan sonra o günün sabahında köy meydanında o çaldığınız şeyle sakın gezinmeyin. Çaldığınız kişi sizi o eşya ile görürse anında sizi fişliyor ve çaldığınız kişinin statüsüne ve suçun büyüklüğüne göre cezalandırılıyorsunuz. Kırbaç, kızgın demir ve en sonunda da asılmaya giden bu cezalandırma sisteminin her bir adımında itibarınız düşerken, halkın ve muhafızların sizlere bakışı daha farklı oluyor. Örneğin itibarınızın çok yüksek olduğu bir yerde ufak bir kulübede hırsızlık yaparken yakalanırsanız (eğer karizmanız da yüksekse), askerleri ikna etme şansınız çok yüksek olur. Fakat karizmanız ne kadar yüksek olursa olsun kızgın demirle damgalanırsanız o askeri ikna edemezsiniz.

Atmosfer ve Dünya Tasarımı
Kingdom Come: Deliverance II yaşayan bir dünyası olduğunu hissettiriyor. Öyle ki her bir NPC‘nin kendi gündelik işleri varmış gibi geziniyorlar. Bu işlerinin ortasında birbirleriyle sohbet ediyorlar ve gece olunca yatıp uyuyorlar. Hatta normal günlerin aksine yağmurlu bir hava varsa örneğin, karakter işlerini erkenden bitirip evine dönüyor. Henry’nin bir soylu gibi giyiniyor olması ile, pasaklı bir şekilde geziyor olması arasında bile fark var. Örneğin bir savaştan çıktıysanız ve üzeriniz kan revan içerisindeyse, o insan sizinle konuşmaya başlamadan önce “Bu ne hal ne oldu sana?” gibi sorular yöneltiyor. Ya da uzun süredir yıkanmadıysanız pis kokunuza sokaktan geçerken laf ediyorlar. Uzun süredir bir oyunda gördüğüm en yaşadığını hissettiğim dünya. NPC‘ler ile ilgili tek sıkıntım, ilk diyaloğa girerken sizi hiç tanımıyormuş gibi davranıyorlar. Çoğu sizi ilk defa görmüş gibi davranıyor ve bir noktadan sonra biraz can sıkmaya başlıyor.
Haritaya gelirsek de gerçekten devasa bir haritası var Kingdom Come: Deliverance II‘nin. Her şeyiyle özenle yapılmış bir tutku projesi demiştim bu oyun için. Özellikle dünya ve mekan tasarımında bunu çok net görebiliyoruz. Tarihsel gerçekçiliğe neredeyse birebir uymaya çalışıp, Trosky ve Kuttenberg gibi iki tane büyük bölgeyi oyuna koymayı başarmışlar ve bunu boş bir dünyaya değil dopdolu bir dünyaya yapmışlar. İnanılmaz bir özen ve inanılmaz bir emek işi. Oyunda 30-40 saat geçirdikten sonra yapacak yan görev vs. kalmayınca haritanın kalan kısmını biraz keşfedeyim sonrasında da ana göreve giderim demiştim. Ana göreve gittim ve ikinci bir haritaya geçtik. O ana kadar büyük bir oyun oynadığımın farkındaydım. Ancak Kuttenberg bölgesine geçince bu oyunun çok çok büyük bir oyun olduğunu fark etmiştim. Beni inanılmaz derecede şaşırtan bir olaydı bu. Özellikle Kuttenberg bölgesinin şehir merkezi… İnanılmaz derecede büyük ve çok güzel bir yer gerçekten.

Teknik Detaylar ve Ufak Şikayetler
Bir oyunun tabi ki olmazsa olmazı teknik detaylardır. İlk oyunun üzerine inanılmaz derecede bir grafiksel geliştirme yok aslında. Fakat yine de uzaklara baktığınızda manzaradan gözünüzü alamadığınız sahneler çok oluyor. Kaplama kaliteleri ciddi anlamda artmış tabi ki aradan geçen 7 sene var sonuçta. Karakterlerin yüz animasyonları ve modellemeleri çok iyi duruyor. Sokaktaki rastgele bir insanın modellemesi bile bir ana karakter seviyesinde. Optimizasyonu çok iyi yapılmış. Ben hiç sıkıntı yaşamadan tertemiz oynayabildim. Sadece denk geldiğim ufak tefek buglaroldu. Ama bunlar oyun kıran cinsten daha çok, güldüren cinstendi. O yüzden onlar hakkında pek şikayetim yok.
Gelelim yazının başından sonuna kadar övdüğüm bu oyunun ufak kusurlarına. Bazı NPCler’in sizi hiç tanımıyormuş gibi olduğu durumdan yukarıda bahsetmiştim. Bir noktadan sonra can sıkan bir durum bu. Bir diğer şikayetim ise dövüşlerin sistemiyle alakalı. Oyunun başında monoton olarak geçen bu sistem komboları öğrendikçe bir süre eğlenceli geliyor. Fakat bununla beraber inanılmaz da kolaylaşıyor. Özellikle 2. dövüş eğitimi görevinin sonunda aldığınız hareket ile neredeyse kolayca yenemeyeceğiniz düşman yok. Oradaki denge tam tutturulamamış gibi hissettim. Bir de bazı oyunculara ara sahneler uzun gelebilir. Ama benim bu konuya dair pek bir şikayetim yok. Ben keyifle takip ettim ara sahneleri.

Sonuç
Artık toparlayıp bazı şeyleri de henüz deneyim etmemiş oyunculara bırakmak lazım. Kingdom Come: Deliverance II her anıyla, her şeyiyle üst düzey bir oyun. Kendisini yapılmış en iyi RPG oyunları listesinin en tepelerinde bulmalı. Tutku projesi olduğunu her anında hissettiriyor. Dünyası, hikayesi, karakterleri ve oynanışı ile gerçekten benzersiz bir deneyim.
Warhorse Studios, Kingdom Come: Deliverance II ile büyük oyun firmalarına adeta bir RPG oyunu nasıl yapılmalı dersi vermiş. Orta Çağ Avrupası’nda geçen ve uçmalı kaçmalı olmayan bir oyun arıyorsanız, fiyatını sonuna kadar hak eden bir oyun Kingdom Come: Deliverance II. Ayrıca ben bu incelemeyi yazarken Warhorse Studios oyunun ilk büyük güncellemesi olan 1.2 yamasını da getirdi. Bu sene içerisinde planladıkları 3 adet DLC de bulunuyor. Okuduğunuz için teşekkür ederim, deneyim edeceklere de şimdiden iyi oyunlar.
Audentes Fortuna Iuvat!
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.





















Yorumlar