Vince Gilligan şüphesiz dizi sektörünün en önemli isimlerinden biri. Breaking Bad ve Better Call Saul gibi dizi tarihini değiştiren iki önemli yapımın ardından, gözlerimizi yeni dizisi Pluribus‘a çevirmiştik. Bilim kurguya aşık birisi olarak da Gilligan‘ın bu türde bir dizi yapacağını duyunca fazlasıyla heyecanlanmış, sadece yayınlanan ilk teaserı izlemiş ve beklemeye koyulmuştum. kendisinin yeni şaheseri olma potansiyeli taşıyan Pluribus dizisinin ilk iki bölümünü detaylıca ele alalım.
Bu inceleme Pluribus dizisinin ilk 2 bölümü hakkında spoiler içermektedir.

Birimiz Hepimiz İçin
Öncelikle Pluribus‘un kelime anlamından başlayalım. “E pluribus unum” Amerika’nın ilk sloganlarından birisidir ve “çoktan tek” anlamına gelir. Aslında dizinin ismi de konuyu birebir desteklemektedir. Virüs ortaya çıkmadan 439 gün öncesinde 600 ışık yılı öteden gelen bir radyo sinyali keşfedilmesiyle başlıyoruz her şeye. Ne olduğu belirsiz ama direkt olayların içerisine dalıyoruz. İzleyici olarak meraklı bir şekilde ”Bu neyin nesi acaba?” diye sorular soruyoruz. Yönetmen, bir gizem ve gerilim yaratma üstadı da olunca kendimizi içerde bulmak daha kolay oluyor.
Sonrasında ise bu sinyalin bir RNA dizisi olduğu keşfedilince Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü çeşitli hayvanlar üzerinde formül geliştirerek deneyler gerçekleştirmeye başlıyorlar. Tabii ki tüm bunlar sırasında işler ters gidiyor ve inanılmaz hızlı bir şekilde, tüm insanlığı tek bir bilinçte toplayan bir mutluluk virüsü dünyaya yayılıyor.
Rhea Seehorn‘un hayat verdiği Carol, bir fantastik kitap yazarı. İmza gününün ardından arkadaşı Helen ile kafa dağıtmak için bir bara gidiyorlar fakat sonrasında işler asla eskisi gibi olmuyor. Arkadaşı Helen dahil olmak üzere virüs bütün dünyaya bulaşıyor ve Carol’ı hiç etkilemiyor. Resmi afişinde dizinin ismi Plur1bus olarak görünüyor. Buradaki 1 rakamı da ana karakterimiz Carol’ı temsil ediyor .

Herkes Mutluysa Sorun Yoktur
Özellikle bar sahnesi çok etkileyiciydi. İlk bölümse son yıllarda izlediğim en iyi pilot bölüm diyebilirim hiç şüphesiz. Pluribus, teknik olarak bir zombi dizisi lakin insanların tek bir bilince sahip ve mutlu olmaları, bir The Walking Dead veya The Last of Us gibi hissettirmiyor olabilir. Pluribus ne bir dram, ne bir gerilim ne de bir komedi. Hepsinin harmanlanmış hali gibi. Kurulan harika bir evren, müthiş bir gizem var. Ton olarak izleyecek herkesin keyif alacağı bir dizi bu.
Carol barda yaşanan olaylar sonrasında yakın arkadaşı Helen’ı kaybediyor. Hem yaşananlara anlam veremiyor, hem de arkadaşını kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor. Seehorn‘un oyunculuğu bu sahnelerde gerçekten üst düzey. Bu süreçte yaşananlarla birlikte Carol ve birkaç kişi harici dünyada geri kalan bütün insanlığın ortak bir bilinci paylaştığını öğreniyoruz.
Carol ne zaman birisine “sen” diye hitap etse, karşısındaki kişi ona “biz” diye cevap veriyor. Kendisinin Amerika Tarım Bakanı ile televizyonda konuştuğu sahne de çok güzeldi. Karşısındaki ”varlık” standart bir tehdit olsa Carol’a düşmanlık beslemelerini gerektirecek bir dünya konu var ama bu virüs sebebiyle herkes çok dost canlısı. Öyle ki yemek için olsa bile bir hayvanın öldürülmesini istemeyen bir ”ortak bilinç” bu. Hem Carol dünyayı bu durumdan nasıl kurtaracağını bilmiyor, hem de onlar Carol ve diğerlerinin buna nasıl bağışıklığı olduğunu.

Başkaları Da Olmalı
Gilligan‘ın kendine has ve çok güzel bir kamera kullanım tekniği var ve bu teknik Pluribus‘da da devam ediyor. Çekimler ve görsellik oldukça etkileyici. İlk bölümün sonunda Tarım Bakanı’ndan 12 kişinin daha bağışıklığı olduğunu öğreniyoruz. Carol da normal olarak bu insanların peşlerine düşmek istiyor. Fakat hemen öncesinde kendisinin virüslü herhangi birisine sinirlendiğinde, bulaşan herkesin nöbet geçirdiğini öğreniyoruz ve bu yaklaşık 11 milyon kadar insanın ölümüne sebep oluyor. Bu şu anda sadece Carol’ın yapabildiği bir şey mi yoksa bağışıklığı olan başka birisi de sinirlenirse aynısı yaşanır mı bilmiyoruz.
Bilbao’da yapılan toplantıda bazı şeyler çözüme ulaşır herhalde derken işler daha da garipleşiyor. Toplantıya gelen bağışıklığa sahip insanlar hayatlarından oldukça memnun. Diğer insanlar dünyanın bu kadar huzurlu olmasını, istedikleri her şeyi yapabilme durumunu oldukça benimsemişler ve kimse şikayet etmiyor. Carol bu konuda baya bir ısrarcı olsa da kimsenin gözünü açmayı başaramıyor. Uçak içerisinde bu 6 kişinin yaptığı konuşma da oldukça güzeldi.
Carol onlara, yakınlarını aslında kaybettiklerini söylüyor ama ortak bir bilinçte toplanmış da olsalar yakınları aslında hala orada. Tabii ki olay kocaman bir mutluluk ütopyası gibi görünüyor lakin büyük resme bakıldığında öyle değil. Ki ikinci bölüm bununla ilgili çok fazla sinyal verdi. Bireysellik ve özgür irade kavramları artık yok. Carol diğerlerinin aksine insanlıktan geriye kalan herkese direkt olarak kötüymüş gibi bakıyor. Onların nasıl bir hayat yaşadığına dair herhangi bir sorgulama da yapmıyor. Carol gibi olan diğerleri de bu soruyu sorduğu için onlar gibi olmak istiyorlar. Yaptıkları şeyleri her ne kadar iyi olarak nitelendiriyor olsalar da, insanları bu hale ggeletirirken kimse onlara bir şey sormadı. Bu teknik olarak bir köleleştirme.

İnsanlığı Ne Bekliyor?
Carol tekrardan bir öfke nöbeti geçiriyor ve muhtemelen 11 milyon insanın daha ölümüne sebep oluyor. Tabi bu sırada oradaki diğer bağışıklı insanların aileleri de etkileniyor bu durumdan. Bu olay Carol ve diğerleri arasında ciddi sorunlar yaratacaktır. Karıncayı bile incitmeye kıyamayan bu ortak bilinç, askerler peşlerine düşünce o panikle birlikte 860 milyon üzeri insanın ölümüne sebep oluyorlar. Her ne kadar uzaylı olmadıklarını söyleseler ve karıncayı bile incitemeseler de demek ki idealleri için bazı tabuları yıkabiliyorlar.
Bu olayın üstüne de herkes orayı terk ediyor. Diabate hariç. O da kendi çıkarından dolayı terk etmiyor zaten. Kendisi yolculukta yanına eşlik etmesi için Zosia’yı da istiyor. Zosia da baştan beri Carol ile kaldığından dolayı onun onayı gerekiyor bunun için. Kararı Zosia veremez. Çünkü bu durumda bir tarafı incitmiş olacak ve doğalarına aykırı. O yüzden Carol kabul etmeli önce bunu. Carol bölümün sonunda kendi uçağına tek başına binmiş olsa da, son anda Zosia’nın ona attığı bir bakış ile inmeye karar veriyor ve Diabate’nin uçağını durduruyor. Çünkü Carol’ın içinde ortak bilincin kaybettiği bir şey var: insanlık duygusu.
Dizi ilk 2 bölümüyle harika bir başlangıç yaptı ve yılın olayı olmaya aday. Sıradan bilim kurgu işlerinden sıkılmış, fazlasıyla özgünlük ve kalite arıyorsanız Pluribus tam da size göre. İşin arkasındaki isim de Vince Gilligan olunca, bu şekilde devam edeceğine hepimiz hemfikir gibiyiz. Sezon sona erdiğinde tüm sezonu ele alacağımız yazıda yeniden görüşmek üzere. Umarım bizi yanıltmaz.
Poyraz Akyol‘un diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar