Etkileyici gerilim-drama Godland ve sessiz ama derin bir etkiye sahip A White, White Day ile dikkat çeken yönetmen Hlynur Pálmason; mizahi tonu yüksek, eğlenceli olduğu kadar karmaşık yeni filmi The Love That Remains ile karşımıza çıkıyor. Yönetmen, bu kez parçalanmış bir aile ve dağılmış bir evliliğin portresini çiziyor. Rüya gibi piyano müziği, sürreal mizansenleri ve duygusal acının son derece ciddi sahnelerine eşlik eden tuhaf sekanslarıyla, biraz rahatsız edici ama kesinlikle ilgi çekici yeni bir komedi tonu sunuyor. Filmin mizah anlayışı Roy Andersson komedilerini hatırlatsa da, Pálmason‘un o yola girmediğini görüyoruz.
The Love That Remains özelinde yönetmenin farklı bir görsel yapı ve alışık olmadığımız kadraj kompozisyonları yakaladığını görüyoruz. İzlanda’nın şahsına münhasır doğa manzaralarının çarpıcı etkisi, filmin merkezine konumlandırılmış. Farklı bir yönetmenin elinde ağır bir drama dönecek olan bu senaryo, şakacı bir ciddiyetsizlik tonuyla tatlandırılmış bir halde seyirciyi düşünmeye itiyor. The Love That Remains dışarıdan her ne kadar bir aile hikayesi olarak görünse de, film alttan alta erkek yalnızlığının melankolisini kısık ateşte ısıtarak önümüze sunuyor. Yönetmenin filmografisindeki farklı konumu itibarıyla ilgi çekici bir deneyim vadettiği rahatlıkla söylenebilir.
Yaşlandıkça Çocuklaşan Ebeveynler
Önceki uzun metrajı olan 19. yüzyıl yerleşim destanı Godland‘e kıyasla daha dar bir kapsamda çalışan Pálmason, yine de beklenen sinematik dilbilgisinin yapı taşlarını söküp yeniden oluşturmanın şaşırtıcı yollarını buluyor. Tüm genel ölçütlerden ve kolay duygusal vuruşlardan kaçınıyor; hiçbir nutuk, gerçek bir arınma veya doğrudan bir acıdan söz etmiyor. Bunun yerine, doğal ışıkla yakalanmış kasvetli ve muhteşem bir kırsal manzaraya karşı, değişen mevsimler kadar değişken olan ilişkilere, rahatlık ve kopuş anlarına odaklanıyor.
Sararmış yeşil çimenler ve kapalı gökyüzü altında görsel sanatçı Anna (Saga Garoarsdóttir) ve balıkçı Magnús’un (Sverrir Guonason) ayrılıklarının ardından hayata tutunmaya çalışarak gösterdikleri direnişi gözlemliyoruz. Ailenin babası, sorumluluklarından kaçarak ev işlerinin ve çocuk yetiştirmenin büyük kısmını Anna’ya bırakıyor. Ailenin ergenlik çağındaki kızı (Ída Mekkín Hlynsdóttir) ve oğulları (Grímur Hlynsson ve Porgils Hlynsson), yönetmenin üç çocuğu tarafından canlandırılıyor. Bu üç çocuk, tatlılık fışkıran İzlanda çoban köpeği Panda’nın evlerinde koşuşturduğu rahat bir ortamda çocukluklarını yaşıyor. Aralarında farklı konular hakkında samimi ve cesur bakış açılarıyla birbirleriyle konuşuyorlar.
Bu bölümler, genelde doğal mizansenlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Çocukların yetişkinler gibi davranıp mantıklı beyin fırtınalarına girişmelerine zıt olarak, anne ve baba birer ergen gibi çocuksu hareketlere bürünüyor. Böylece karşımıza sinemada pek görmediğimiz bir aile bakış açısı çıkıyor. Seyircide “Ebeveynler ve çocukları yer değiştirse neler olabilir?” sorusu canlanıyor.
Bilinçdışı Bakış Açılarının Rutin Hayata Etkileri
The Love That Remains, senaryosunda büyük anlar barındırmıyor. Ancak her sahnesinde seyirciyi uyaran imgeler kullanarak bilinci ayakta tutmaya çalışıyor. Pálmason‘un gerçek düzenden ziyade bilinçaltından yararlanarak oluşturduğu bu imgeler, gerçekliği bulandırarak daha çok bir rüya manzarasına kaymaya başlıyor. Hikaye akışındansa karakterlerinin psikolojik olarak aklından geçenleri görsel olarak yansıtmaya soyunuyor.
Pálmason, film boyunca çocukların okçuluk için bir hedef tahtası olarak kullandığı kukla bir şövalyeye ve bulunduğu uçurum burnuna tekrar tekrar kesmeler yapıyor. Film devam ettikçe şövalye figürü, hem mecazi bir anlama hem de gerçek anlatısal sonuçlara zemin oluşturacak şekilde kullanılıyor. Yönetmen; bir anlamda zamanın geçişini vurgularken, öte yandan kıyıya geri dönmenin asla kolay olmadığını, bunu yavaş da olsa kabullenmek gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Zira, hayatımızda ne yaparsak yapalım, iç dünyamızdaki karmaşadan sıyrılıp gerçek dünyaya dönmemiz gerekir.
Ailece yapılan bir reçel projesinin neşeli karmaşası, stresli bir aile krizinin ardından televizyonda David Attenborough belgesellerinin izlendiği tembel bir akşam gibi kendine has sahneler barındırmasıyla karşımıza yaratıcı bir aile filmi sunuluyor. Pálmason, manzaraları 35 mm lensiyle çerçevelerken, insan ruhunun değişken yapısıyla aralarında paralellikler kuruyor. Sonuç olarak, The Love That Remains her ailenin kendine özgü tuhaflıklarını ve ebeveynleri her geçen gün daha kusurlu hale geldikçe çocuklarının onlara karşı hissettiklerini derinlemesine anlamaya çalışıyor. Sinemada her zaman göremeyeceğiniz farklı anlatı ve senaryo denemeleri izlemeyi seviyorsanız, bu filmi de gönül rahatlığıyla seyredebilirsiniz.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.


















Yorumlar