Ulusal Yarışma Tüm Hızıyla Devam Ediyor
Gösterişli bir törenle açılış yapan 61. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali harika bir yabancı film programı ve ulusal yarışma ile festivali yarılamayı başardı.
Ulusal yarışma maalesef bu sene zayıf seçkiyle devam ediyor. İzlenen her film diğerini aratıyor. Seyirciler henüz en iyi filmde kararsızlar. Filmlere dair kısa notları bu yazıda bulabilirsiniz.
Ayşe

Binnur Kaya’nın sessiz ama derinden performansıyla öne çıkıyor. Filmin sarsılan hareketli kamera stratejisi pek işlememiş görünüyor. Çünkü bu hareketler ne anlatıya katkı sunuyor. Ne de seyir zevki olarak heyecan yaratıyor.
Karakterin gel-gitleri iyi yansıtılsa da, sinema olarak çiğ kalıyor. Özellikle sinematografi ve seçilen kadrajlar hikayenin açılmasını ve saf sinema duygusunu baltalıyor. Senaryonun sade kalması nedeniyle doyurucu bir hisle filmi bitiremiyoruz.
Hatırladığım Ağaçlar

Kendince kurgu numaraları yaparken seyirciye filmi ilginç kılacağını zannederken, düz hikayesini anlatamayan bir filmin bu işlere girişmesi çok riskli ve başarısız bir hamle olmuş. “Bir film nasıl yapılmamalı” diye bir kitap olsaydı bu film referans filmlerinden biri olurdu. Çünkü herhangi bir kategoride yeterli olduğu özelliğe sahip değil.
Kötü diyaloglarla dolu senaryo, sorunlu kurgu ve ses bandı, parlatmak isterken kaybedilen performanslar gibi pek çok problemi var. Hatırladığım Ağaçlar hatırlamak istemediğimiz bir film deneyimi oldu.
Mukadderat

Sonunda ulusal yarışma nefes aldı. Emekçi kadını destekleyen, mizahıyla eleştirmeyi seçen feminist dokunuşlarla bezeli bir aile komedisi karşımıza çıkıyor. Ana akım seyircinin anlayacağı şekilde bir anlatı seçilmiş. Nur Sürer en iyi kadın oyuncu için şu an favori konuma geçti. Erdi Işık temposu düşmeyen akıcı senaryosuyla halkın nabzını iyi tahlil etmiş. Nur Sürer’in her sahnesinde seyirci tepki verdi. Bu da halkın filmi desteklediğini gösterdi. Nitekim film sonunda büyük coşku yaşandı.
Filmin diziye yakınlaşan yapısı sinema duygusunu tam üzerinde taşıyamasa da Yeşilçam hissini veriyor. Seyirci dostu tavrı ve keskin söylemleriyle izleyicilerin favorisi haline geldi. Kahvehanedeki yaşlı amca harika oynamış. Osman Sonant oldukça başarılı performans sunmuş. Cide’nin doğal güzellikleri ise nefes kesici bir arkaplan olarak seyircinin beğenisini kazanıyor.
Acı Kahve

Tiyatroya yakın duran oyunculukları, TV’ye göz kırpan görsel yapısı ve oturmayan senaryosuyla slapstick komedilerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Karakterlerin dönüşümleri o kadar ani oluyor ki, hiçbir yerde inandırıcı olamıyorlar. Senaryonun çatışmayı tetikleyen sağlam çıkış noktası ise odağını kaybediyor. Böylece hikayenin dram kısmı aktif olup farklı bir katman eklenecekken, filmde hiçbir şey olmamış gibi komediye dönerek tuhaf seçimler yapıyor. Tutarsızlıklar artıyor.
Bir dizinin pilot bölümü hissi filmin geneline yayılmış. Reha Özcan filmin en iyisi diyebilirim. Çünkü inanılmaz uyumsuz bir karakter yumağı oluşturulurken, performanslar da çok kontrolsüz kılınmış. Herkes ayrı telden farklı tipte bir anlatının parçası gibi ve tahmin edilebilir bir akışın içindeler. Keşke her klişeyi kullanmasalardı. Reha Özcan en tutarlısı olduğu için sessizce fark yaratmış. Damat rolündeki oyuncunun amatör performansı tahammül edilemeyecek kadar kötüydü. Filmin iyi yanı seyir zevki barındırması ve televizyonda film izleme duygusunu yeniden beyazperdede canlandırması!
Balinanın Bilgisi

İnsan – doğa ilişkisini şamanik unsurlarla, tutarsız bir sinematografi ile sunuyor. Tutarsızlığı açmamız gerekirse yer yer iyi kadrajlar yakalanıyor, bazen de amatör gibi seçimlerde bulunuyor. Kafası karışık bir toplumsal baskı hikayesi diyebiliriz.
Filmin değişen color correction dengesi ve cahilliği öven tavrı filmin bakış açısının sorunlu olduğunu gösteriyor. Müsamereye benzeyen amatör oyunculukları çok göze batıyor. Yerel halktan belli ki oyuncular yaratılmaya çalışılmış ama yönetmen becerememiş. Doğa ana gibi takılan ana karakterinin plastik çizmelerle dolaşması, sürekli oyuncuların şive kontrollerini ayarlayamamaları, abartılı bağırtıların iyi oyunculuk sanılması gibi defolardan oluşan bir dağ oluşuyor. Festivalin zayıf filmlerinden biri daha oluyor.
Seni Bıraktığım Yerdeyim

Ümran Safter’in de bıraktığımız yerden devam ettiğini gösteren bir film diyebiliriz. Yine zayıf bir filmle karşımıza çıkıyor. Varoluşçu sorgulamalar içeren sesli kitap görünümlü iç ses kullanımını artık kısa filmciler bile yapmıyor. Şiirsel olacağım derken uyumsuzluk tetikleneyen tavır amatörlük hissi veriyor. Filmdeki karakterlerin yarısı filmde neden var sorgulanması gerekiyor. Çünkü senaryoya zerre katkıları yok. Pekala Damla Sönmez’in karakteri ile eniştesi arasında kotarılabilirmiş tüm yol hikayesi…
Ölüm sonrası muhafazakar – modern bakış açısı çatışması çok klişe kalıyor. Zaten bütün klişeleri doldurup yas temalı bir yol filmi çekmek baştan sona zaman kaybı bir proje planlaması diyebiliriz. Karakterler kartondan ve derinliksizler. Metaforik olabilecek sahneler bile sırf kurgu çeşitliliği için filme dahil edilmiş. Yönetmen istemdışı çürüme metaforu yakalıyor ama bunun farkında bile değil. Damla Sönmez gibi oyuncu bile filmde parlatılamamış. Dünyanın en sıradan senaryosunu yazıp, seyircide bir saniye bile duygu yaratamamak büyük başarı diyebiliriz.

Haktan Kaan İçel’in, diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
























Yorumlar