Yönetmen Mascha Schilinski ilk uzun metrajı Die Tochter’ın (2017) ardından kendisini Cannes Ana Yarışması’na taşıyan Sound of Falling ile karşımıza çıkıyor. Cannes’dan Oliver Laxe’in yönettiği Sirat ile Jüri Ödülü’nü paylaşarak dönen yapım yılın en iddialı işlerinden birisi. Geçmişin hayaletlerini günümüze taşıyarak acılarını paylaşmak isteyen Sound of Falling’in oyuncu kadrosunda Hanna Heckt, Greta Krämer, Filip Schnack, Helena Lüer, Anastasia Cherepakha, Susanne Wuest gibi isimler yer alıyor.
Bu solmaya yüz tutmuş, milyarlarca dönümlük yorgun yer kürenin içerisinde binlerce yıldır izini sorgulamadığımız ayak izlerinin üzerinde yol alıyoruz. Üst üste geçen adımlar gibi nesillerdir aynı şekilde hayaller kuruyor, sevgi ve mutluluk için kapı kapı dolaşıyoruz. Onlarca sokağı ve evi ömrümüzü tüketmek için mesken tutarken benliğimizden yere sinen izler sayesinde idrak edebiliyoruz nerede durduğumuzu. Tıpkı insanlığın kendine ait bir oda edinme arayışında olduğu gibi. Heba edilen bireylerin bir toz edasında silkelenen izleri de insanlığın her bir kirli adımında saklı. Toprağa sinen adımların çamurlaşması için birazcık su yeterli çünkü. Çamura bulanmak zorunda kalanların hepsi ne yazık ki bu evrenin karanlığı için fazla sahici. Bir çamuru temizleyecek şey de suyun kendisi değil mi? Değilse eğer gittikçe çamurlaşan bir toprak ile bataklık arasında ne gibi bir fark olur ki? Mascha Schilinski insanlık için ne yazık ki “bir anlık” fikri hüviyeti olan bu sorudan yol almaya başlıyor. Dibine çekilmek zorunda kaldığı için nerede duracaklarını bilmediklerimizin sayısı kadar boğuluyoruz her gün. Cinsel istismara uğramış, bedenleri ve özgürlükleri toplum önünde damgalanmış, söz hakkı elinden alınmış, her adımı bataklığın sonuna kadar takip edilmiş kadınlar kadar görünmeziz her gün.

Kadrajın İçinden Dışına Taşanlar
Sound of Falling bir ev üzerinden hikayesini anlatmaya başlıyor. Tıpkı Joachim Trier’in Sentimental Value’daki ev kullanımını benimsiyor. Farklı dönemlerdeki kadınların nasıl hayatlar sürdüğünü resmederken oldukça görkemli bir yönetmenlik sergiliyor. Alma, Erika, Angelika ve Lenka adındaki farklı çağlardan kadınların Almanya’nın kuzeyinde yer alan bir çiftlikte başından geçenlere tanık oluyoruz. Schilinski, hikayesini anlatırken sert ve acımasız bir dile sahip olmaktan çekinmiyor. Hikâye kronolojik bir düzlem içerisinde ilerlemiyor. Nesillerdir süregelen ortak travmalar, ötekileşme, damgalama ve istismar üzerinden farklı zamanın içerisinde uçuşan hayaletlere bürünüyor. Uzun planlar ve diyaloglar, etkileyici kurgunun metaforlarla iç içe geçtiği bir kullanımda. Karakterlerin benliklerinin olduğu gibi teknik unsurlarda aynı doğrultuda atmosferle bütünleşiyor. Nesillerdir görünmez kalanlar kadar kadrajın dışında bulunmak isteyenlerin, sahici olmayan gülümsemelerin ardında bulunmayı reddedenlerin hikayesi bu. Gerçek ve olmayanın ayrımını, öğrenmek zorunda oldukları için fark eden bireylerin yaşadığı bir çiftlikteyiz.
Hikayedeki dört kadının birbirine önemli ölçüde benzediğini söyleyebiliriz. Travmalarının çıkış noktası kadar hayata yönelik bakış açıları da belirli ölçüde benzerlik taşıyor. Schilinski, geçmişin ruhlarını birer anlatıcı olarak kullanıyor. Hayaletleri, kendi hikayeleri görselleşirken dillendiren öğeler olarak ele alıyor. Anlatının yarattığı tüyler ürpertici atmosferle birlikte geçmişin silüeti olarak dolaşıyoruz. Bireylerin itildikleri sessizlik kadar fotoğrafların yansıttığı sessizlik de ön planda kalıyor.
Yaşadığı alanda fotoğraflarıyla var olduğunu dile getirilebilen anlatıcılara sahibiz. Bu ölçüde sorgulamalar keskin bir dille yapılıyor. Dördüncü duvarın yok olduğu anlar yaşanıyor. Hayal ve rüya olan gerçeğin kendisiyle karışıyor. Karakterler ölme arzusunu hayallerin en üst noktasına bile koyabiliyorlar. Böyle bir hissizleşme alanındayız. Angelika, yaşadığı damgalamadan ötürü bacaklarını hareket ettirebilirken kalbini durduramıyor olmasına içerliyor. Farklı karakterler tarafından bu arzunun düşlendiğini izliyoruz. Karakterlerin dış sesi üzerinden duyduğumuz sorgulamalar hayatın tezatlıklarını yüzümüze vururken bireylerin yaşadığı sıkışmışlığı ve düşüncelerini içselleştirmemize olanak sağlıyor.

Sahici Olanın Acımasız Darbeleri
Sound of Falling içerisinde sesin enfes kullanımlarına şahit oluyoruz. Tehlike hissiyatının ve tekinsizliğin sürekli devinim halinde olduğu bir konum burası. Sesin yükselmesi görsel olarak belirginleşmeyen tehlikelerle bağlantılı olarak kullanılıyor. Huzursuzluğun devamlı hâkim olduğu bir alandayız çünkü. Farklı nesillerde yaşayan kadınların ortaklaşan istismarları ve ötekileşmesi çarpıcı bir dil içerisinde belirginleşiyor.
Kurgu ise filmin sonuna doğru zirveye çıkıyor. Parçalı bir şekilde ayrı ayrı sekanslar iç içe geçerek metaforların yarattığı düzensiz bir örüntüyü oluşturuyor. Süre ilerledikçe zamanlar arasında dolaşan sekanslar gittikçe sertleşiyor. Evin içerisinde dolanan ruhu kıstırılmamış hayaletler zamanla yaşadıklarını daha rahat bir şekilde dile döküyorlar sanki. Acı artıyor istismarın ve işkencenin yarattıkları katlanıyor. Sanki aynı notaların üstüne farklı zamanlarda basılıyor. Bu durum arka arkaya sıralanan sekansların bazı noktalarda sıkışmasına neden olurken filmi sindirdiğimizde ise daha fazla üzerimize oturuyor.
Karakterlerin yaşadığı sorgulamalar esnasında genellikle bir kişi üzerinden kısmi bir bağ kurduklarına şahit de oluyoruz. Angelika amcasının istismarına maruz kalsa da kuzeninin ona olan ilgisiyle biraz destek bulur. Ancak sonunda bu bağlanma hali de suya düşer. Zira ahlaki denklemin yok ettiği bir arkadaşlık olur bu. Güzel olan kısıtlı şeyler yok edilmek için var olur bu toprakta. Schilinski, eksikliği ve tekinsizliği evin içerisinde hapseder. Bu alanlarda görünmez hayaletlerin dışında yalnızca tehlikenin kendisi dolaşır. Bu doğrultuda terk edilme hali de bir başka işlenen konu olur. Alma, bir hayalet edasında hikayesini anlatırken bir sahne özelinde kız kardeşleri tarafından görünmez hale gelir. Ağacın tepesine çıkmışken aşağıda ondan uzaklaşan kardeşlerine sesini duyuramaz. Bu sahne rüya ve gerçek muğlaklığına hizmet eden bir başka sahne olur. Tıpkı korku filmlerindeki klişeleşmiş lanetli ev imgeleri gibi bu ev de, gerçekçi bir dil içerisinde travmalar tarafından lanetlenmiş özgün bir alan.

Görünmez İplerin Belirginleşmesi
Sound of Falling, teknik öğeleri ve yönetmen cesaretiyle takdiri kazanıyor. İçerisinde etkileyici ve sarsıcı olan onlarca sahne barındırıyor. Nesillerdir süregelen acıyı, huzursuzluğu bir pota içerisine indirgemesi ne denli özel bir iş olduğunun en belirgin kanıtı. Bu unsurların süresi boyunca ne gibi kullanımlarla ele alındığına biraz değinmekte fayda var. Öncelikle filmde birçok karaktere şahit oluyoruz. Dönemler arasında adeta havada asılı bir biçimde dolaştığımız için karakter sayısı da aynı oradan artıyor. Bu karakter fazlalığı başta bir sorun yaratmazken filmin dört farklı ana karakteri anlamak üzerine kurduğu anlatısı sayesinde biraz dağınıklaşmasına neden oluyor. Shilinski, yaşanan acıya odaklanırken konunun kapsamı gereğince başka bir yöne değinmek istemiyor. Ancak filmin görkemli teknik öğeleri ile kurgunun zirve yaptığı sekanslarda bocalanan metaforlar yüzünden her şey hem tek yönlü hem de tekrarlayıcı kıvama geliyor. Schilinski, filmini adeta bir kuklacı gibi karakterleri ve sahneleri görünmez iplerle sürekli oynatarak yönlendiriyor. Bu iplerin içerisinde kurgu, ses ve kameranın manevraları da yer alıyor. Tek bir hareketle kurgu ya da ses kullanımı yükselebiliyor. Ancak bir noktadan sonra bu gizli ipler biraz görünür hale geliyor. Yönetmenliğin baskınlığı filmin perdeye yansıyan görünümünün ötesine geçmeye başlıyor.
Film finale doğru ilerlerken belirli parçaların yüzleşmelerini yaşıyor. Ayrıca bu unsurların ne denli birbirine bağlı olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Burada izleyici dostu olmayan bir yönetmenlik söz konusu. Oldukça cüretkar ve etkileyici bir tercih bu. Schilinski son sözünü söylemek için tekinsiz bir dilde izleyiciyi rahatsız etmeye çalışıyor. Sürekli tekrar eden sahneler izliyoruz. Bir noktadan sonra fazlalaşıyor olsa da görseller hikaye ile bağlantılı çeşitli çağrışımlar içeriyor. Sound of Falling bu noktalarda görkemli bir his yaratıyor. Bunu kurgusunun ustalığı, mizansenleri ve ses tasarımı sayesinde gerçekleştiriyor. Sanki Truman Burbank gibi gökyüzüne doğru uzanan bir merdivende, hiç durmadan nefes nefese tırmanır gibi hissediyoruz. Oradan başka bir evrene kapı aralamak için yapmıyoruz bu tırmanışı. Perde karardığında merdivenin en tepesinden boşluğa doğru süzülmek için.
Schilinski, Sound of Falling ile nesillerdir süren acıyı ve yası kendine özgü savurduğu fırça darbelerinde sindirmek istiyor. Bu doğrultuda fırça darbeleriyle kâğıdı parçalamayı bile göze alıyor. Travmanın ne ölçüde sindirilmeyen bir ağırlığı olduğunu nefes nefese kalmamızı sağlarken parçaladıklarıyla gözler önüne seriyor.
Ahmet Duvan‘ın diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.
















Yorumlar