45. İstanbul Film Festivali’nin dördüncü günü, karakter odaklı anlatıların ve toplumsal gözlemlerin ön plana çıktığı, daha içe dönük ve düşünsel bir seçki sunuyor. Günün filmleri; aidiyet, kimlik, özgürleşme ve geçmişle yüzleşme gibi temalar etrafında şekillenirken, büyük hikâyeler anlatmak yerine küçük duygusal kırılmalar üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor. Bu yaklaşım, izleyiciyi dramatik zirvelerden çok karakterlerin iç dünyasına yakınlaştıran bir deneyim yaratırken, aynı zamanda festivalin farklı sinema dillerine açılan çok katmanlı yapısını da güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Six Days in Spring
Six Days in Spring, Fransız Yeni Gerçekçiliği’nin günümüze uzanan yeni örneklerinden biri sayılabilir. Alt kesim olarak görülen bir karakter ve çocuklarının, statüsünden bir süreliğine kopma arayışı toplumcu bir bakış açısıyla filmin merkezine yerleşiyor. Ancak yönetmen, uçucu anları mizansenleştirerek sıradanlaşmaktan kaçamıyor.
Geçici karşılaşmalar ve zamana sıkışmış duygular üzerine kurulu hikaye, kısa bir zaman dilimini karakterlerin içsel dönüşüm alanına dönüştürüyor. Karakterlerin cennetin içinde nefes alma planı, ait olunmayan bir muhitte – yer yer gerilim dozajını da yükselterek – toplumsal saptamaların ve önyargıların hedefi haline geliyor. Film, hikâyeyi dramatik zirvelere ulaşma hedefiyle kurgulamıyor; bunun yerine küçük duygusal anlara yaslanıyor. Oyunculukların doğallığı anlatının samimiyetini güçlendirse de, filmin sınırlı senaryosu vasat sulardan başını kaldıramıyor. Bahar metaforu üzerinden yenilenme fikrini ise sade ama tahmin edilebilir bir döngünün içinde yorucu hale getiriyor.
Calle Málaga
Bu filmi en iyi özetleyecek referans, Fas’ın Tangiers şehrinde geçen İspanyol bir Mukadderat olabilir. Zira evinde mutlu bir yaşam süren annenin, kızı tarafından evinden çıkarılıp düzeninin bozulması hikayesi üzerinden, bir kadının ikinci baharını arayıp özgürleşme hikayesine dönüşüyor. Şehirle karakter arasındaki ilişkiyi merkeze alan Calle Málaga, mekânı yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının aktif bir öznesi olarak kullanıyor.
Sokakların ritmiyle ilerleyen hikâye, bireysel yalnızlığı kentsel kalabalık içinde yeniden tanımlamaya çalışıyor. Ancak görsel tercihler güçlü olsa da, dramatik yapı zaman zaman dağınık hissettiriyor. Buna rağmen film; geç yaşta cinsellik, aile içi iletişimsizlik konularına değinerek cesur bir bakış açısı yakalıyor. Filmin sonunda ise seyirci dostu, yüz gülümseten bir finalle karşılaşıyoruz.
Nina Roza
Nina Roza; Berlin Film Festivali’nden aldığı senaryo ödülüyle dikkat çeken, teorik olarak oldukça parlak bir çıkış noktasına sahip bir karakter filmi. Kimlik, kökler ve geçmişle yüzleşme gibi güçlü temalar üzerine kurulan anlatı, ilk bölümde seyirciyi karakterin iç dünyasına davet eden umut verici bir dramatik alan açıyor. Ancak film ilerledikçe bu potansiyelin derinleşmek yerine daraldığı hissediliyor; çünkü hikâye, yeni katmanlar eklemek yerine aynı duygusal döngü etrafında dolaşmayı tercih ediyor. Yönetmen, ana karakteri zenginleştirmek adına büyük bir özveri gösterirken, yan karakterlerin dramatik işlevleri neredeyse askıda bırakılıyor ve anlatı tek merkezli bir hâle bürünüyor. Özellikle son bölümlerde film, kurmaca ile gözlemcilik arasında kararsız kalan belgeselvari bir tona yöneliyor.
Geçmişi anlatma çabası ise somut dramatik yüzleşmeler yerine rüyayı andıran kırılgan anlara yaslanınca, karakterin hesaplaşması hissedilmekten çok ima edilen bir duyguya dönüşüyor. Bu tercih, estetik açıdan şiirsel bir alan açmasına rağmen dramatik yoğunluğu zayıflatıyor. Dolayısıyla film, güçlü bir fikir etrafında dolaşan ama o fikri çoğaltacak anlatısal cesareti sonuna kadar kullanamayan bir yapı sergiliyor. Sonuçta Nina Roza, ödüllü senaryosuna rağmen seyircide tamamlanmış bir dönüşüm, yarım bırakılmış bir iç yolculuk hissi uyandıran, tartışmaya açık bir film deneyimi olarak kalıyor. Açıkçası, bu yılın festival filmleri arasında harcanmış potansiyeline en çok üzüldüğüm film oldu.
No Good Men
No Good Men; Afganistan coğrafyasını politik bir arka plan olarak kullanmak yerine erkeklik, otorite ve hayatta kalma refleksi üzerine kurulu ilginç bir romantik gazetecilik dramı anlatıyor. Romantizm ve Afgan filmleri arasında pek bağlantı kuramadığımız günümüzde; yönetmen Shahrbanoo Sadat başrolde kendine yer vererek, Afganistan’ın Taliban öncesi durumunu iyi özetlemeyi başarmış. Özellikle Taliban’ın gelişiyle tüm haklarını kaybeden kadınlar açısından, en kötü yönetimin bile şu ankine nazaran daha iyi olduğunu gözler önüne seriyor.
Film, savaşın doğrudan görüntülerini göstermeden şiddetin gündelik hayata nasıl sindiğini hissettirmeyi tercih ediyor. Gazetecilik hikayesi sayesinde farklı yan hikayeleri filmin içine yedirerek iki ana karakterinin cinsel gerilimini doğal ve samimi bir şekilde besliyor. Film, “İyi erkek var mıdır?” sorusunu sorarken, aslında savaşın travmalarından etkilenen bir halkın nezakete olan açlığını dile getiriyor. Her türlü olumsuz olayın kadınlara yansıdığı bu coğrafyada kurulan cesur yapı gerçekten takdiri hak ediyor. No Good Men, özellikle ajitasyona girmeden Afganistan’ın modern temsilini anlatmak ve seyirci açısından da anlaşılmasını sağlamak konusunda önemli bir film.
Four Minus Three
Avusturya sinemasının son dönem festival rotasında dikkat çeken filmlerinden biri olan Four Minus Three, yas anlatısını alışıldık dramatik güvenlik alanından çıkararak, duygunun sürekliliği üzerine kurulan bir sinema önerisi sunuyor. Film, palyaço bir ailenin trajik kaybı üzerinden ilerlese de, esas meselesi ölüm değil; kaybın gündelik hayata nasıl sızdığı fikri. Bu açıdan, geride kalanın ağrılığını sonuna kadar hissettiren bir film ortaya çıkıyor. Adrian Goiginger, klasik melodramın gözyaşı talep eden yapısını bilinçli biçimde törpüleyerek, yasın parçalı zaman algısını anlatının merkezine yerleştiriyor. Özellikle kronolojik olmayan yapı, karakterin zihinsel açıdan dağılmasını seyir deneyiminin bir parçası hâline getirirken, filmin biçimsel tercihini anlamlı kılıyor.
Valerie Pachner’ın performansı ise neredeyse tek başına filmi taşıyan bir içsel monolog gibi çalışıyor; kusursuz bir oyunculukla filmin itici etkeni oluyor. Yer yer geleneksel yas melodramının tanıdık duraklarına uğraması ise filmin en tartışmalı tarafı; çünkü hikaye, risk almak isterken güvenli anlatı reflekslerine geri dönüyor. Buna rağmen, palyaçoluk metaforu sayesinde sanatın acıyla kurduğu ilişki üzerine güçlü bir alt metin yaratmayı başarıyor. Özellikle balon sahneleri son derece etkileyici bir şekilde kadrajlanmış. Kısacası Four Minus Three, ağır ve izlemesi zor psikolojik dramları sevenler için biçilmiş kaftan.
Haktan Kaan İçel’in diğer yazılarına ulaşmak için buraya tıklayınız.
Daha fazlası için bizi Youtube, X ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.






















Yorumlar