2025, sinemanın hem büyük iddialarla geri döndüğü hem de küçük, kişisel hikâyelerin beklenmedik bir ağırlık kazandığı bir yıldı. Festival rotalarında parlayan ilk filmlerden, tür sinemasını yeniden icat etmeye çalışan gişe işlerine; politik alegorilerden yas, hafıza ve aile gibi “sessiz” temaları büyüten anlatılara kadar çok farklı damarlar aynı yıl içinde yan yana akabildi. Arakat Mag’in 2025 Yılının En İyi 20 Filmi listesi de tam olarak bu çeşitliliğin içinden, sadece “en çok sevilen”i değil, yılın ruhunu en güçlü biçimde taşıyan işleri seçmeye çalışıyor.
Bu seçkiyi oluştururken Akademi Ödülleri’nin (Oscar) En İyi Film kategorisinde kullandığı tercihli oylama (preferential ballot) sistemini temel aldık. Arakat Mag yazarlarının her biri yılın filmlerini kişisel ilk 10 listeleriyle sıralı biçimde oyladı; üst sıralardaki tercihler daha yüksek etki yaratırken, alt sıralardaki oylar da filmlerin ekip içindeki genel konsensüs gücüne katkı sağladı. Sonuç olarak ortaya çıkan sıralama, yalnızca en yüksek tutkuyu değil, aynı zamanda en geniş uzlaşıyı da yansıtan bir “ortak yıl hafızası”na dönüştü. Şimdi, 2025’i bizim gözümüzden tanımlayan bu 20 filme birlikte bakalım.
1. One Battle After Another
One Battle After Another, Paul Thomas Anderson’un filmografisinde hem tanıdık hem de radikal bir kırılma yaratıyor. Film, solcu devrimciler ile faşist/neo-nazi yapılar arasındaki çatışmayı didaktik bir politik anlatıdan çıkarıp hiciv, aksiyon ve absürtlükle örülü bir alegoriye dönüştürüyor. Bir Thomas Pynchon romanı olan Vineland’dan ilhamla kurulan bu dünya, etnik ve ideolojik gerilimleri yalnızca tarihsel bir arka plan olarak değil, insan zaaflarının, arzuların ve korkuların iç içe geçtiği bir duygu rejimi olarak ele alıyor. Anderson’ın şiddeti “gösterilen” değil, “hissedilen” bir deneyime dönüştüren sinema dili, günümüzün yorgun beyaz perdesi içinde sarsıcı bir canlılık yaratıyor.
Filmin asıl gücü, politik olanla mahrem olanı aynı nefeste düşünebilmesinde yatıyor. Kovalamacalar, patlamalar ve yüksek tempolu aksiyon, iktidarın bedenler ve arzular üzerindeki tahakkümünü görünür kılan bir ritme dönüşüyor. Baba-kız ilişkisi, cinsellik ve kimlik çatışmaları bu politik zeminin doğal uzantıları haline geliyor. Anderson, vaaz vermekten özellikle kaçınarak duygusallığı merkezine alıyor ve “özgürlük” fikrini korkunun yokluğu üzerinden yeniden tartışmaya açıyor. Bu yönüyle One Battle After Another, yalnızca yılın en iddialı filmlerinden biri değil; sinemanın hâlâ büyük, riskli ve çığır açıcı olabileceğini hatırlatan güçlü bir manifesto.
2. Sentimental Value
Sentimental Value, Joachim Trier’in sinemasında hafıza, temsil ve aile içi kırılmalar etrafında örülen en olgun duraklardan biri. Film, bir evin taşıdığı manevi yükü merkeze alarak, bireysel travmalar ile kuşaklar arası aktarılan duygusal enkazı sade ama katmanlı bir anlatıyla buluşturuyor. Trier ve senaryo ortağı Eskil Vogt, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı özellikle bulanıklaştırarak, sanatın hem iyileştirici hem de manipülatif doğasını tartışmaya açıyor. Ünlü ama uzun süredir üretmeyen bir yönetmen olan Gustav’ın ailesine dönüşü, sinemanın kişisel hesaplaşmaları nasıl bir iktidar alanına dönüştürebileceğini gösterirken, filmin meta yapısı anlatıyı entelektüel bir oyun alanına taşıyor.
Filmin gücü, dramatik çatışmaları yüksek sesle değil, bakışlar, suskunluklar ve küçük jestler üzerinden kurmasında yatıyor. Renate Reinsve’nin kırılgan içe dönüklüğü, Stellan Skarsgård’ın rahatsız edici ölçüde karizmatik narsisizmi ve Elle Fanning’in şaşkın masumiyeti, Trier’in karakter odaklı sinemasını zirveye taşıyor. Parçalı anlatı ve kesintili kurgu, ailenin dağılmışlığını biçimsel olarak da hissettirirken, finaldeki sessiz yüzleşme filmin tüm duygusal yükünü tek bir ana yoğunlaştırıyor. Sentimental Value, büyük dramatik patlamalardan ziyade kalıcı bir sızıyla etkileyen, yılın en incelikli ve insani filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.
3. Hamnet
Hamnet, Chloé Zhao’nun sinemasında yas, kayıp ve sevginin dönüştürücü gücünü en saf hâliyle buluşturan, derinlikli ve sarsıcı bir durak. Maggie O’Farrell’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, Shakespeare’in oğlunun ölümünü tarihsel bir olaydan çok evrensel bir duygu hâline getiriyor; ölümü, geride kalanların bedeninde ve ruhunda açılan sessiz bir boşluk olarak ele alıyor. Zhao’nun doğayla iç içe, duru ve şiirsel sinema dili; acının gündelik hayatın küçük ayrıntılarından sızarak nasıl kalıcı bir varoluş hâline dönüştüğünü gösteriyor. Nomadland’i sevenler için Hamnet, benzer bir duygusal damardan beslenen ama bu kez yasın merkezine anneliği ve aileyi yerleştiren güçlü bir tamamlayıcı niteliğinde.
Filmin kalbi, Agnes karakterinin bakışında atıyor. Jessie Buckley’nin neredeyse bedensel bir yas performansına dönüşen oyunculuğu, Paul Mescal’ın içe çöken baba figürüyle birleşerek kaybın iki farklı yüzünü görünür kılıyor: biri doğaya sığınarak, diğeri yazıya tutunarak ayakta kalmaya çalışıyor. Hamnet’in ölümüyle birlikte Shakespeare’in Hamlet’i yazmaya yönelmesi, sanatın acıyı dönüştürme gücüne dair dokunaklı bir metafora dönüşüyor. Finalde Max Richter’ın On the Nature of Daylight parçası eşliğinde kurulan sahne ise, sinemanın nadiren ulaştığı bir duygusal açıklık anı sunuyor. Hamnet, izleyicisini gözyaşıyla değil, kalıcı bir sızıyla baş başa bırakan, yılın en incelikli ve insani filmlerinden biri.
4. Marty Supreme
Marty Supreme, Josh Safdie’nin başarı mitini paramparça eden sinemasının en net ve en acımasız örneklerinden biri. Film, dünyanın en iyi masa tenisçisi olma hayali kuran Marty Mauser üzerinden “herkes zirveye çıkabilir” masalını söküp atıyor; görünürdeki yıldızların ardında duran, isimsiz ama mutlak güce sahip sermaye ağlarını işaret ediyor. Safdie, Marty’nin saflığını bilinçli bir biçimde romantize ederken, seyirciyi de bu plastik rüyaya ortak ediyor: maç skorlarından çok karakterin hayatta kalıp kalamayacağını önemser hâle geliyoruz. Böylece Marty Supreme, spor filmi kalıplarını kullanıp onları ters yüz eden, Amerikan Rüyası’nı kaotik, gülünç ve giderek boğucu bir çıkmaza dönüştüren güçlü bir alegoriye dönüşüyor.
Filmin esas gücü, “başarı”yı bireysel zaferlerden çok sistemsel bir sömürü düzeni olarak resmetmesinde yatıyor. Marty’nin karşılaştığı her kriz, onu biraz daha görünmez güçlerin etki alanına iterken; film, galibiyet ile kayıp arasındaki çizgiyi bilinçli biçimde belirsizleştiriyor. Safdie’nin yüksek tansiyonlu anlatımı, tekrar eden kazan-kaybet döngüsünü sinir bozucu bir ısrarla sürdürerek seyirciyi de bu tuzağın parçası hâline getiriyor. Finalde ulaşılan şey bir “zafer” değil; olsa olsa potansiyel bir istisna olabilme ihtimali. Marty Supreme, büyük başarı hikâyeleri yerine, geriye bırakılan kırıntıların ve kuşaktan kuşağa aktarılan o yalanın sinemasını yapan, yılın en sert ve en dürüst filmlerinden biri.
5. Sinners
Sinners, Ryan Coogler’ın kariyerinde gişe beklentisiyle yaratıcı riskin beklenmedik biçimde kesiştiği, yılın en büyük sürprizlerinden biri. İlk bakışta klasik bir aksiyon-korku filmi gibi duran yapım, 1930’lar Mississippi’sinde geçen hikâyesiyle ırkçılık, müzik ve bastırılmış öfke temalarını vampir mitolojisiyle kaynaştırıyor. Blues’un şeytani ve çağırıcı gücünü anlatının merkezine yerleştiren film, müziği yalnızca atmosfer unsuru olarak değil, kötülüğü harekete geçiren bir ritüel olarak kullanıyor. Gün batımından şafağa uzanan tek gecelik yapı, From Dusk Till Dawn geleneğini çağrıştırsa da, siyahi deneyimini merkeze alarak bu mirası daha politik ve karanlık bir düzleme taşıyor.
Filmin asıl gücü, vampirleri basit bir “mutlak kötülük” olarak sunmaktan kaçınmasında yatıyor. Kolektif bilinç, dönüşüm fikri ve birlikte var olma arzusu, iyi-kötü ayrımını gri bir alana çekerek sömürü, aidiyet ve güç ilişkilerini yeniden düşündürüyor. Michael B. Jordan’ın ikiz kardeş performansı filmin enerjisini omuzlarken, Coogler’ın Autumn Durald Arkapaw’la kurduğu görsel dünya ve Ludwig Göransson’un Blues temelli müzikleri sinematik deneyimi üst seviyeye taşıyor. Sinners, referanslarla dolu yapısına rağmen türev hissettirmeyen, hem seyir zevki yüksek hem de alt metni güçlü bir vampir filmi olarak 2025’in en akılda kalıcı gişe işlerinden biri olmayı başarıyor.
6. Weapons
Weapons, Zach Cregger’ın Barbarian sonrası korku sinemasında nereye evrileceğini gösteren, beklentileri bilinçli biçimde sabote eden bir devam hamlesi. Film, kaybolan çocuklar etrafında örülen gizemi klasik bir korku anlatısına dönüştürmek yerine, parçalı yapısıyla karakterlerin ruh hâllerine ve içsel çatışmalarına odaklanıyor. Korku ögeleri çoğu zaman bilinçli bir yanılsama işlevi görüyor; asıl ağırlık, suçluluk, öfke ve toplumsal tahammülsüzlüğün bireyler üzerindeki yıkıcı etkisinde toplanıyor. Cregger, bu kez mesaj kaygısını daha kontrollü bir anlatı yapısına yerleştirerek merak duygusunu finale kadar diri tutmayı başarıyor.
Filmin adının da işaret ettiği üzere Weapons, fiziksel tehditlerden çok insanların birbirine yönelttiği psikolojik ve duygusal “silahları” merkeze alıyor. Stephen King’in küçük kasaba anlatılarını çağrıştıran atmosfer içinde inanç, vicdan azabı ve bastırılmış şiddet giderek manipülasyon araçlarına dönüşüyor. Ancak finalde devreye giren aşırı belirgin kötücül figür, filmin başından beri kurduğu metaforik dengeyi sarsarak anlatının gücünü tartışmalı bir noktaya taşıyor. Tüm kusurlarına rağmen Weapons, korku türünü yalnızca ürkütmek için değil, insan doğasının rahatsız edici yüzünü deşmek için kullanan; etkileyici olduğu kadar huzursuz edici bir deneyim sunarak yılın en çok tartışılan filmlerinden biri olmayı hak ediyor.
7. Sirāt
Sirāt, Oliver Laxe’ın sinemasında kıyamet, yol ve inanç kavramlarını tek bir bedensel deneyimde birleştirdiği sarsıcı bir eşik filmi. Cannes’dan Jüri Ödülü ile dönen yapım, adını aldığı Sirāt Köprüsü’nü doğrudan temsil etmek yerine, çölün ortasında kurulan bir rave kültürü ve bitmek bilmeyen bir yolculuk üzerinden varoluşsal bir sınava dönüştürüyor. Kayıp kızını arayan bir baba ile oğlunun peşine takıldığımız anlatı, müziğin ritüelistik gücünü hem bir kaçış hem de bir teslimiyet alanı olarak kullanıyor. Laxe, rave’in özgürleştirici gürültüsünü yaklaşan felaketin sessizliğiyle çarpıştırarak, modern dünyanın anlam arayışını neredeyse kozmik bir boşluk hissine dönüştürüyor.
Filmin gücü, cevap vermekten ısrarla kaçınan bu yolculuk hissinde yatıyor. Mad Max: Fury Road’un çöl estetiğini İran sinemasının varoluşçu bakışı ve Climax’in kolektif delirme duygusuyla buluşturan Sirāt, seyirciyi sürekli tetikte tutan, fiziksel olduğu kadar zihinsel de bir deneyim sunuyor. Karakterler ilerledikçe planlar, inançlar ve güven duygusu eriyor; geriye yalnızca ritim, tekrar ve anlamsızlığa karşı geliştirilen sezgisel refleksler kalıyor. Laxe, umudu adım adım törpüleyerek bizi tek bir soruyla baş başa bırakıyor: Doğru yol gerçekten var mı, yoksa yürümeye devam etmekten başka bir seçeneğimiz hiç olmadı mı? Bu yönüyle Sirāt, 2025’in en cesur, en rahatsız edici ve en unutulmaz sinema deneyimlerinden biri.
8. Frankenstein
Frankenstein, Guillermo del Toro’nun tüm filmografisini tek bir gotik ağıtta birleştiren, hem köklerine sadık hem de derinden kişisel bir uyarlama. Mary Shelley’nin metnini yalnızca yeniden anlatmakla yetinmeyen film, yaratım fikrini ölüm, yas ve baba-oğul ilişkileri üzerinden varoluşsal bir sorguya dönüştürüyor. Victor Frankenstein’ın Tanrı kompleksine varan saplantısı, del Toro’nun sinemasında sıkça gördüğümüz kırılgan erkeklik, kayıp ve kontrol arzusu temalarıyla iç içe geçiyor. Film, “canavar” kavramını ters yüz ederek asıl dehşetin bedensel farklılıkta değil; sevgisizlikte, reddedişte ve sorumluluktan kaçışta yattığını güçlü biçimde hissettiriyor.
Uyarlamanın kalbi ise yaratığın bakışında atıyor. Jacob Elordi’nin sessiz, kırılgan ve fazlasıyla insani yorumu, del Toro’nun yıllardır savunduğu “öteki her zaman daha insandır” fikrini doruğa taşıyor. Oscar Isaac’in Victor’u ile kurulan yansıtmalı yapı, yaratıcı ile yaratılan arasındaki ahlaki uçurumu giderek silikleştirirken, gotik prodüksiyon tasarımı, Alexandre Desplat’nın hüzünlü müzikleri ve Dan Laustsen’in şiirsel sinematografisi filmi neredeyse bedensel bir deneyime dönüştürüyor. Frankenstein, korkudan çok merhametle sarsan; yaratmanın değil, reddetmenin asıl günah olduğunu fısıldayan epik ve duygusal bir manifesto olarak 2025’in en güçlü filmlerinden biri olmayı fazlasıyla hak ediyor.
9. Train Dreams
Train Dreams, düzenli film izleyenlerin zamanla kaybettiği o “tamamen duygusal yakalanma” hâlini geri getiren nadir filmlerden biri. Clint Bentley’nin Denis Johnson‘ın aynı adlı romanından uyarladığı film, mevsimlik işçi Robert Grainier’ın çocukluktan yaşlılığa uzanan yaşamını büyütmeden anlatırken; yas, emek, şiddet ve doğa arasındaki ilişkiyi mikro-tarih gibi işleyen sakin ama içe işleyen bir şiire dönüşüyor. Demiryollarının Amerika’yı birbirine bağlayıp aynı anda manzarayı geri dönülmez biçimde değiştirdiği dönemde, Robert’ın ormanla ev arasında mekik dokuyan rutini “hayat-ölüm-hayat” döngüsünü somutlaştırıyor: kesilen ağaçlar, kurulan ev, kayıp, kül ve geriye kalan boşluk… Film, büyük laflar etmeden, yalnızca anların ağırlığıyla vuruyor.
Bentley’nin en büyük başarısı, bu hikâyeyi teknik bir vitrin gibi değil, bir hafıza akışı gibi kurmasında. Dış sesin novella ritmini taşıması, fade geçişlerin zamanı yumuşatması, orman sahnelerindeki soğuk tonların, ev içindeki sıcak ışığın Robert’ın ruh hâliyle birlikte değişmesi… Hepsi, filmin “acele etmeyen” duygusunu güçlendiriyor. Botların zamanla çiçeklenmesi ya da uçaktaki “tutun” cümlesinin bir hayat muhasebesine dönüşmesi gibi küçük ama kalıcı detaylar, Train Dreams’i yalnızca iyi bir dönem filmi olmaktan çıkarıp, kaybın ve tutunma ihtiyacının sinemadaki en incelikli karşılıklarından birine dönüştürüyor.
10. The Love That Remains
The Love That Remains, Hlynur Pálmason’un filmografisinde alışılmadık bir yerde duran; parçalanmış bir evliliği ve dağılmış bir aileyi mizah, melankoli ve bilinçdışı imgelerle birlikte ele alan özgün bir anlatı. Godland’deki ağır tarihsel yükten ve A White, White Day’in sessiz yas tonundan farklı olarak Pálmason, bu kez rüya hissi veren piyano müzikleri, sürreal kadrajlar ve tuhaf komik anlarla örülü bir atmosfer kuruyor. İzlanda’nın çarpıcı doğası filmin merkezinde yer alırken, ağır bir drama dönüşebilecek hikâye bilinçli bir “şakacı ciddiyetsizlik” tonuyla yumuşatılıyor; dışarıdan bir aile filmi gibi görünen yapı, alttan alta erkek yalnızlığı ve duygusal kaçış üzerine sakin ama keskin bir portre çiziyor.
Film, büyük dramatik kırılmalar yerine gündelik anların tuhaflığından besleniyor: Ebeveynlerin giderek çocuklaşması, çocukların ise şaşırtıcı bir olgunlukla dünyayı yorumlaması, anlatının temel ironisini oluşturuyor. Pálmason’un bilinçaltına yaslanan görsel dili (okçuluk hedefi olarak kullanılan şövalye figürü, uçurum manzaraları, tekrar eden doğa kesmeleri…) zamanın geçişini ve geri dönüşsüzlük hissini sessizce vurguluyor. The Love That Remains, her ailenin kendi içindeki gariplikleri, kopuşları ve sevginin geriye kalan tortusunu didaktik olmadan keşfeden; farklı anlatı denemelerine açık izleyiciler için küçük ama kalıcı bir deneyim sunuyor.
11. Kontinental ’25
Kontinental ’25, Radu Jude’un toplumsal hicvi ve politik sinemasının en güncel ve keskin örneklerinden biri olarak, Cluj’da geçen küçük bir tahliye vakasını küresel bir vicdan muhasebesine dönüştürüyor. Roberto Rossellini’nin Europe ’51’inden serbestçe esinlenen film, iPhone 15 ile çekilmiş yalın ama bilinçli görsel diliyle günümüz kapitalizminin, sınıfsal uçurumların ve ahlaki sorumluluğun altını oyuyor. Berlin’de En İyi Senaryo Ödülü’yle taçlanan anlatı, bir bodrumda yaşayan evsiz adamın intiharı sonrası icra memuru Orsolya’nın suçluluk duygusu etrafında ilerlerken; savaşlardan göçe, milliyetçilikten nekropolitik düzene uzanan katmanlı tartışmaları uzun planlar ve yoğun diyaloglarla örüyor.
Jude, mizahı ve groteski elden bırakmadan, muğlaklığı filmin merkezine yerleştiriyor. İnanç, hukuk ve bireysel vicdanın kriz anlarında nasıl işlevsizleştiğini, kent mekânının eski-yeni çatışması üzerinden görünür kılıyor. Cluj sokaklarında robot köpekler, dinozor heykelleri ve yükselen kuleler arasında dolaşan karakterler, modernliğin vaatleriyle ahlaki çöküşün yan yana varlığını temsil ediyor. Eszter Tompa’nın Orsolya performansı bu belirsizliği taşıyan güçlü bir omurga kurarken, Kontinental ’25 yalnızca yerel bir trajedinin değil; kutuplaşmış, çözümsüz ve tükenen bir dünyanın kolektif hafızasının sert bir alegorisi olarak Jude sinemasında yeni bir zirveye işaret ediyor.
12. Lurker
Lurker, Alex Russell’ın ilk uzun metrajında modern şöhret kültürüne yönelttiği keskin ve rahatsız edici bir bakış olarak öne çıkıyor. Sundance Film Festival’nde prömiyer yapan film, sıradan bir mağaza çalışanı olan Matthew’un, pop yıldızı Oliver’ın etrafındaki dünyaya sızmasıyla başlayan psikolojik bir güç oyununu anlatıyor. Russell, şöhreti bir hedef olmaktan çok bir ekosistem, hatta bir avlanma alanı gibi ele alıyor; görünürlük, onaylanma ve “yakınlık” üzerinden kurulan bu düzenin bireyleri nasıl dönüştürdüğünü incelikli bir gerilimle açığa çıkarıyor. Titrek kamera kullanımı ve cep telefonu estetiği, hem anlatının çağdaş ruhunu yansıtıyor hem de izleyiciye röntgenci, huzursuz bir yakınlık hissi veriyor.
Filmin duygusal ve dramatik yükünü taşıyan performanslar ise anlatıyı bir üst seviyeye taşıyor. Théodore Pellerin, Matthew’u ne tamamen masum ne de mutlak bir tehdit olarak çizerken; Archie Madekwe’nin Oliver’ı, şöhretin ardındaki kırılganlık ve unutulma korkusunu güçlü biçimde yansıtıyor. Lurker, hayran-ünlü ilişkisini basit bir takıntı hikâyesine indirgemeden; kimlik inşası, manipülasyon ve dijital çağda “ait olma” arzusunun karanlık taraflarını sorguluyor. Vaaz vermek yerine gözlemlemeyi tercih eden film, ölçülü dili ve rahatsız edici gerçekçiliğiyle son yılların şöhret üzerine en etkili psikolojik incelemelerinden biri olarak hafızada kalıyor.
13. It Was Just an Accident
It Was Just an Accident, Jafar Panahi’nin hem sinemasal hem de politik anlamda en çıplak, en doğrudan filmlerinden biri. Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen yapım, Panahi’nin baskıcı İran rejimiyle yıllardır süren mücadelesini kurmaca içinde damıtarak, “intikam”, “yüzleşme” ve “insan kalabilme” sorularını merkeze alıyor. Bir trafik kazasıyla başlayan hikâye, eski bir işkencecinin kaçırılması ihtimali etrafında şekillenirken, Panahi kamerasını mutlak hakikatlere değil; yorgun hafızalara, kararsızlıklara ve bastırılamayan öfkeye çeviriyor. Film, eski siyasi tutukluların faille yüzleşme ihtimali karşısında yaşadıkları ahlaki çözülmeyi romantize etmeden, tüm çelişkileriyle görünür kılıyor.
Panahi’nin sade rejisi ve doğal diyalogları, seyirciyi bu hesaplaşmanın tam ortasına yerleştirirken, It Was Just an Accident klasik bir “intikam filmi” olmayı bilinçli biçimde reddediyor. Yönetmen, şok edici bir final ya da didaktik bir politik söylem yerine, bastırılmış travmaların yarattığı gerilimi zamana yayarak işliyor. Bu tercih, filmi düşündürmekten çok “onaylayan” bir yapıya dönüştürse de, ortaya çıkan tartışma alanı başlı başına değerli. Panahi’nin yaşadıklarından süzülen bu film, sinematik açıdan kusursuz bir zirve olmasa bile; cesareti, samimiyeti ve insanî kırılganlığıyla, çağdaş politik sinemada önemli ve zorunlu bir durak olarak hafızada yer ediyor.
14. Bring Her Back
Bring Her Back, YouTube çıkışlı ikili Danny Philippou & Michael Philippou’nun korku sinemasında açtığı karanlık hattı çok daha derin ve acımasız bir noktaya taşıyor. Bring Her Back, yas temasını süsleyici bir arka plan olarak değil, doğrudan anlatının kalbi olarak ele alıyor. Babalarını kaybettikten sonra bir bakım evine yerleştirilen Andy ve Piper’ın hikâyesi, kederin nasıl manipülasyona, sevginin nasıl istismara dönüşebileceğini adım adım açığa çıkarıyor. Film, korkutucu anlarını çoğunlukla doğaüstünden değil; duygusal gerçeklikten, güç ilişkilerinden ve bastırılmış travmalardan besleyerek kuruyor ve bu yönüyle çağdaş “yas korkusu” sinemasının en sarsıcı örneklerinden biri hâline geliyor.
Filmin merkezindeki Laura karakteri ise modern korku sinemasının unutulmaz figürlerinden biri olmaya aday. Sally Hawkins’in olağanüstü performansıyla hayat bulan Laura, kaybını inkâr eden, sevgiyi kontrolle ikame eden ve gerçekliği kendi acısına göre eğip büken bir “yeni nesil masal cadısı” olarak karşımıza çıkıyor. Andy ile Piper arasındaki kırılgan ama güçlü kardeşlik bağı, filmin duygusal omurgasını oluştururken; Philippou Kardeşler pratik efektler, boğucu ses tasarımı ve karakterlerin psikolojisine yaslanan görsel tercihlerle bu bağı sürekli tehdit altında tutuyor. Bring Her Back, korkunun yalnızca şokla değil, yüzleşmeyle de çalışabileceğini gösteren; rahatsız edici, insani ve kolay kolay unutulmayacak bir yas ve travma anlatısı olarak yılın en güçlü korku filmleri arasına yazılıyor.
15. The Secret Agent
The Secret Agent, 1970’lerin Brezilya’sında, yozlaşmış siyasetin ve görünmez şiddetin hüküm sürdüğü bir dönemde geçen, paranoya ve gerilim yüklü bir kaçış hikâyesi. Kleber Mendonça Filho, farklı türleri yerel tarih ve politik atmosferle ustalıkla harmanladığı sinemasını bu kez ajan filmi, kara film ve western göndermeleriyle zenginleştiriyor. Cannes’daki ilk gösterimin ardından gelen övgüler de boşuna değil: Film, romanvari ve katmanlı anlatımıyla seyirciyi tek bir hikâyeye değil, bir dönemin ruhuna doğru çekiyor. 70’lerin “herkes potansiyel suçlu” hissi, teknolojinin yokluğunda karanlıkta kalan suçlarla birleşerek son derece tekinsiz bir dünya yaratıyor.
Merkezde, Wagner Moura’nın canlandırdığı Marcelo var: sessiz, sabırlı ama her an tetikte olması gereken bir adam. Filho, hikâyeyi tek bir bakış açısına hapsetmeyip paralel kurgularla genişletiyor; katillerin rotası, gündelik hayatın kayıtsızlığı, dedikodular ve geçmişi deşen kadın karakterler iç içe geçiyor. Bu yapı, hikayeyi takip etmeyi zorlaştırsa da filmin asıl gücü burada yatıyor: The Secret Agent, klasik bir gerilimden ziyade tarih ve toplumla yüzleşmeye çağıran, sabır isteyen ama karşılığında derinlik sunan bir film. Tür beklentisiyle değil, atmosferine ve karakterlerinin ruh hâline kendini bırakarak izleyenler için yılın en çarpıcı işlerinden biri.
16. 28 Years Later
28 Years Later, Danny Boyle ve Alex Garland’ın zombi mitolojisini yeniden düşünmeye açtığı, türün sınırlarını aşan olgun bir devam halkası. Film, enfeksiyonu yalnızca fiziksel bir tehdit olarak değil, insanlığın ölümle kurduğu etik ve felsefi ilişkiyi görünür kılan bir metafor olarak ele alıyor. “Memento mori” fikri etrafında şekillenen anlatı, hayatta kalmayı kutsayan şiddet kültürü ile ölümü anlamaya çalışan merhametli bir bakış arasındaki çatışmayı merkeze alıyor. Holy Island topluluğunun ritüelleşmiş vahşeti ile Dr. Kelson’ın enfektelere yönelik insanî yaklaşımı, filmin ahlaki omurgasını kurarken; seri, bu kez “nasıl yaşarız?”dan çok “neden yaşarız?” sorusunu soruyor.
Filmin duygusal kalbi ise virüs sonrası dünyada doğmuş 12 yaşındaki Spike’ın büyüme hikâyesinde atıyor. Spike’ın, babasının sert hayatta kalma ideolojisi ile Kelson’ın yas ve anlam arayışı arasında sıkışan vicdanı, 28 Years Later’ı salt bir korku deneyiminden güçlü bir insan hikâyesine dönüştürüyor. Görsel olarak Anthony Dod Mantle’ın dijital estetiğiyle evrilen seri, doğanın geri dönüşünü ve medeniyetin çöküşünü neredeyse spiritüel bir atmosferle sunuyor. Enfektelerin geçirdiği biyolojik ve kültürel dönüşüm, “insansızlaştırma” kavramını ürpertici biçimde güncellerken; 28 Years Later, zombi sinemasının hâlâ yeni, cesur ve derin sorular sorabileceğini kanıtlayan, beklemeye fazlasıyla değen bir dönüş oluyor.
17. Sound of Falling
Sound of Falling, Mascha Schilinski’nin ilk uzun metrajı Die Tochter’dan sonra Cannes Ana Yarışması’na uzanan güçlü bir sıçrama. Oliver Laxe’in Sirāt’i ile Jüri Ödülü’nü paylaşarak dikkat çeken film, Almanya’nın kuzeyindeki bir çiftlikte farklı dönemlerde yaşayan dört kadının (Alma, Erika, Angelika, Lenka) ortaklaşan travmalarını kronolojik olmayan, hayaletimsi bir anlatıyla bir araya getiriyor. Schilinski; cinsel istismar, damgalama ve sessizliğe itilme gibi nesiller arası acıları sert ama şiirsel bir dille işlerken uzun planlar, iç monologlar ve rüya-gerçek sınırını bulanıklaştıran bir kurgu tercih ediyor. Ev, tıpkı bir “lanetli mekân” gibi, geçmişin suskunluğunu bugüne taşıyan bir hafıza alanına dönüşüyor.
Filmin en çarpıcı yönü ses ve kurgunun kurduğu tekinsiz atmosfer: görünmeyen tehlikeler yükselen seslerle hissediliyor, parçalı sekanslar finale doğru birbirine dolanarak travmanın tekrarını neredeyse fiziksel bir deneyime çeviriyor. Yönetmenin cesur formel hamleleri zaman zaman tekrar duygusu yaratsa da, Sound of Falling’in yarattığı sarsıntı kalıcı; izleyiciyi rahatlatmak yerine huzursuz etmeyi seçen bir yüzleşme alanı açıyor. Schilinski, bu filmle travmanın “sindirilemeyen ağırlığını” göze alıyor ve kâğıdı parçalamayı bile göze alan fırça darbeleriyle yılın en iddialı, en rahatsız edici işlerinden birine imza atıyor.
18. La Grazia
La Grazia, Paolo Sorrentino’nun son yıllarda azalan heyecanını tersine çeviren, Venedik Film Festivali açılışında olumlu eleştirilerle karşılanan güçlü bir dönüş filmi. Hayali bir cumhurbaşkanının görev süresinin son demlerini izlediğimiz yapım, siyasetin gündelik ritüelleriyle adalet, af ve merhamet kavramlarını iç içe geçiriyor. Toni Servillo’nun olağanüstü karizmasıyla hayat verdiği başkan figürü; yolsuzluklardan uzak, muhafazakâr ama vicdanı diri bir portre olarak çiziliyor. Sorrentino, af dosyaları üzerinden ötenazi, “sevgi cinayetleri” ve hukukun sınırları gibi ağır başlıkları stilize estetiğiyle bir mahkeme dramının soğukkanlılığı içinde tartışmaya açıyor.
Filmin asıl gücü ise bu politik tartışmayı yaşlanma, aile bağları ve zamanın kime ait olduğu sorusuyla birleştirmesinde yatıyor. Servillo’nun karakteri, geçmişiyle ve kayıplarıyla kurduğu melankolik ilişki üzerinden Youth dönemini hatırlatan bir içe dönüş yaşıyor; Tanrı, Papalık ve modern hukuk arasındaki gerilim de bu kişisel hesaplaşmaya eşlik ediyor. La Grazia, mutlak doğrular sunmak yerine izleyiciyi düşünmeye davet eden, merhameti bir kaçış değil bilinçli bir tercih olarak ele alan sade ama derinlikli bir meditasyon. Şık mizanseni, unutulmaz imgeleri ve dingin ritmiyle Sorrentino’nun son 15-20 yılındaki en güçlü işlerinden biri olarak öne çıkıyor.
19. Sorry, Baby
Sorry, Baby, Sundance Film Festivali’nden Waldo Salt Senaryo Ödülü ile dönen, varoluşsal sıkışmışlık ve iyileşmenin zamana yayılan doğası üzerine son derece hassas bir ilk film. Filmin hem yönetmenliğini hem de başrolünü üstlenen Eva Victor, Agnes karakterini merkezine alan lineer olmayan bir anlatıyla hayatın “taksitli” biçimde eksilen enerjisini resmediyor. Üniversite yıllarından bugüne uzanan kısa kesitler üzerinden ilerleyen hikâye, büyük kırılmaları dramatize etmek yerine onların gündelik hayattaki yankılarına odaklanıyor. Travma, filmde bir olaydan çok bir atmosfer gibi dolaşıyor; grafik sahnelerden kaçınılırken, karakterin hissizliği ve geçmişe saplanıp kalışı sezgisel bir sinema diliyle aktarılıyor.
Filmin gücü, izleyiciyle kurduğu mesafede yatıyor: Agnes’i bütünüyle anlamamıza değil, onunla aynı frekansta bir süre kalmamıza izin veriyor. Beklenmedik karşılaşmalar, küçük jestler ve rastlantılar (bir panik atak anı, karşılaşılan bir kedi, edilen kısa bir sohbet…) iyileşmenin tekil değil, kolektif ve zamansal bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Sorry, Baby, travmayı merkeze alan çağdaş bağımsız filmlerden ayrılarak acının kendisini değil, hayata karıştığı anları izliyor; bu da filmi sessiz ama kalıcı bir deneyime dönüştürüyor. Eva Victor, ilk uzun metrajında hem oyuncu hem de anlatıcı olarak son derece olgun bir ses yakalayarak Amerikan bağımsız sinemasında uzun soluklu bir yolun kapısını aralıyor.
20. The President’s Cake
The President’s Cake, Cannes Film Festivali’nden Caméra d’Or (Altın Kamera) ile dönen ve Irak sineması adına tarihsel bir eşik oluşturan son derece çarpıcı bir ilk film. Hasan Hadi, Saddam Hüseyin döneminin absürtlüğünü ve acımasızlığını, politik sloganlardan ya da doğrudan didaktik bir dilden kaçınarak iki çocuğun göz hizasına indiriyor. Kıtlık içindeki bir ülkede “başkanın doğum günü” bahanesiyle herkese pasta yeme zorunluluğu getirilmesi, filmin merkezinde hem trajik hem de kara mizah barındıran bir çıkış noktası yaratıyor. Çocukların pasta bulmak için şehirde sürüklendiği bu yolculuk, diktatörlük rejiminin sıradan insanlara -özellikle de çocuklara- nasıl bir korku ve yoksunluk miras bıraktığını yalın ama sarsıcı biçimde gösteriyor.
Film, 80’ler-90’lar İran sinemasını anımsatan klasik bir anlatım diliyle, çocukluk masumiyetinin zorla elinden alındığı bir dünyayı resmediyor. 35 mm çekimlerin sağladığı dokusal derinlik, geniş kadrajlar ve doğallık hissi, The President’s Cake’i günümüzün “şık ama boş” estetiklerinden ayırıyor. Kırmızı balon gibi basit ama güçlü sembollerle çocukların erkenden yetişkinliğe itilmesini izlerken, savaş uçaklarıyla açılan film bizi daha ilk sahnede “sonun başlangıcı”na yerleştiriyor. Hasan Hadi, büyük politik felaketleri göstermektense onların gündelik hayattaki yankılarını merkeze alarak, hem Irak sinemasının görünürlüğünü artıran hem de yılın en dokunaklı filmlerinden biri haline gelen unutulmaz bir yolculuğa imza atıyor.
Blog kategorisindeki diğer yazılarımıza ulaşmak için buraya tıklayın.
Daha fazlası için bizi Youtube, Twitter ve Instagram aracılığıyla takip edebilirsiniz.























Yorumlar